İki Fotoğraf arasında…

"Devlet idaresi A'dan Z'ye bozuktur, düzeltmek ister"

                               (Başbakan, Dr. Refik Saydam, 1939)

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Şark vilayetlerinin iktisadi merkezi, yaylanın gülü, bu havalide söylenen türkülerin yarısından çoğunun güzelliğini övdüğü Erzurum” diye betimlediği şehir, yine Tanpınar’ın ifadesiyle o gün “harap, hicret, katliamlar, tifüs, çeşit çeşit felaket, üzerinden ağır bir silindir gibi geçmiş” haldeydi. Yazımıza konu olan fotoğraflardan ilki, XX. yüzyıl Türk edebiyatının en önemli yazarlardan biri olan Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’de tasvir ettiği Erzurum’da çektirilmiştir (1). Yıllar sonra, Mustafa Delioğlu tarafından resim olarak da (2) çizilen bu tarihi fotoğraf, Erzurum Kongresi çalışmalarının en hareketli günlerinden 5 Temmuz 1919 Cumartesi günü kadraja girmiştir. Bilindiği üzere Mustafa Kemal Paşa, 3 Temmuz 1919'da Erzurum'a geldiğinde üçüncü 0rdu müfettişi sıfatını taşıyordu. Üzerinde en yeni üniforması, yaver kordonları ve göğsünde bir altın imtiyaz madalyası bulunmaktaydı. Paşa’nın Anadolu'daki faaliyetlerinin İstanbul hükümeti tarafından öğrenilmesiyle başlayan "İstanbul'a gel" baskıları sonunda, 8-9 Temmuz gecesi Mustafa Kemal Paşa’yı çok sevdiği askerlik mesleğinden istifa etmek zorunda bırakmıştı. Atatürk’ün Dr. Refik Bey ile aynı karede bulunduğu bu fotoğraf aynı zamanda Gazi Paşa’nın son Osmanlı üniformalı fotoğrafıydı. Gazi Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Samsun'a çıkanlar ve bu karede yer alanlar arasında sadece bir kişi, ileride başbakanlık koltuğuna oturacaktır. O kişi ise, Çankırılı Hacı Ahmet Efendi’nin oğlu Dr. İbrahim Refik Bey olacaktır.

Erzurum’a hareket, siyasi ve millî tarihimizin önemli kaynak eserinde şöyle anlatılıyor; Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın eski yazıyla kaleme aldığı Nutuk, yine kendisi tarafından Cumhuriyet Halk Fırkasının ikinci kurultayında altı günde, günde altı saat okunarak 36,5 saatte bitirilmiştir. Bu durum dünya tarihinde emsali olmayan bir olaydır. 15 Ekim 1927 günü Mustafa Kemal Atatürk ikinci TBMM binasında, kürsüden hitap etmektedir. Altı saattir kürsüdedir, buna rağmen konuşmasına sanki yeni başlamış gibidir:

“... Sivas’taki teşkilat ve nasıl hareket edileceği konusunda gerekenlere talimat verdikten sonra, hiç uyumadan geçen 27/28 gecesinin sabahında, bir bayram günü Sivas’tan Erzurum’a doğru yola çıktık… Vali Münir Bey ve Mazhar Müfit Bey de Erzurum’da beni bekliyordu. Bu iki vali beyler ile on beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ve yanımda bulunan Rauf Bey, eski İzmit mutasarrıfı Süreyya Bey, karargâhına bağlı Kurmay Başkanı Kâzım Bey, Kurmay Hüsrev Bey ve Doktor Refik Bey (Saydam) arkadaşlarımla ciddî bir görüşme yapmayı uygun buldum. Kendilerine genel ve özel durumu açıklayarak tutulması gerekli olan yolu anlattım. Bu münasebetle en elverişsiz durumları, genel ve şahsî tehlikeleri; her ihtimale karşı göze alınması kaçınılmaz olan fedakârğı dile getirdim...”

Evet, 1881 yılında Selanik’te doğan Mustafa Kemal ile aynı yıl İstanbul Fatih’te dünyaya gelen, aslen Çankırılı ailenin oğlu olan İbrahim Refik’in beraberliği ebediyete kadar devam edecekti. Nutuk’ta da bahsedildiği gibi Dr. İbrahim Refik Bey 1919’da dokuzuncu Kolordu Sağlık Müfettişi Muavinliği görevi ile Gazi’nin yanında Samsun’a çıkmıştı. Refik Bey, Erzurum’da Mustafa Kemal’in karargâhı dağıtıldıktan sonra, Erzurum askeri hastanesi bulaşıcı hastalıklar servisi şefliğine atandı. Ama o artık meşakkatli bir yolu tercih ederek yeni rotasını belirlemişti. Ülke zor durumda diye, 1912 yılında Berlin’den İstanbul’a dönüp boşuna mı koşarcasına cepheye katılmıştı. 

Ramazan Bayramı günüydü, ancak onlar için harp zamanı bayram haramdı. Bir an önce Erzurum’a varmaları lazımdı. Aslında bölgesel amaçlar doğrultusunda Erzurum’da toplanan bu kongre, ulusal birtakım kararlar alınarak istenilen şekilde sona ermişti. Mücadele burada milli bir tabana yayılmaya başlamış ve hareket meşruiyet kazanmıştır. Refik Bey de Türk tarihi açısından bu çok önemli kongrede bulunmuş ve Erzurum’da sağlık alanında çalışmalar yapmıştır. Daha sonra Sivas’a geçen Refik Bey ve arkadaşlarının buradaki başarıları, İstanbul’daki Damat Ferit hükümetinin sonunu getirmiştir. Akabinde kurulan Ali Rıza Paşa hükümeti Sivas’ta kabul edilen Misak-ı Milli kararlarını kabul edince, İngilizler 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ederek Mebusan Meclisi’ni dağıtmışlardır. Devletin bağımsızlığını kaybetmesinin resmileşmesi üzerine, Ankara’da 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuştur. Refik Bey, kurucu meclise ‘Bayazıt’ (Doğubayazıt) milletvekili olarak seçilmiştir. 1920 - 1923 arasında faaliyet gösteren meclis, üç yüz otuz yedi mebustan oluşan Birinci Meclis üyelerinin ekseriyeti Müdafaa-i Hukuk hareketinden gelmesine karşın, farklı düşüncelere sahip mebuslar da bulunmaktaydı. Ancak farklı görüşlere sahip milletvekillerinin bulunduğu bu yapı, Milli Mücadele’nin başarıyla sonuçlandırılması hedefinde herhangi bir sapmaya, ayrışmaya yol açmamıştır. Meclis üyeleri, bu amaca ulaşabilmek için şahsi siyasal fikirlerini bir kenara bırakarak, fırkacılıktan uzak durmaya çalışmışlardır. Milli Meclis’in teşekkülü siyasi başarıların yanında savaş meydanlarında da peş peşe zaferler getirmiş, Milli Mücadele 11 Ekim 1922’de fiilen zaferle sonuçlanmıştır.

Birinci fotoğrafta yer alan manzaranın akabinde gelişen olaylar neticesinde Türk’ün devletinin idare merkezi fiilen Ankara olmuştur. Cumhuriyet’in ilanı ile bu durum resmi hüviyetine kavuşacaktır. Tarihçi Yılmaz Öztuna bu durumu; “Ankara’da gücü eline geçiren Ahiler, 1290 - 1354 yılları arasında bir cumhuriyet idaresi kurmuşlardı. Ankara’da 570 yıl sonra tekrar cumhuriyet idaresi kurulmuştu. Türklerde cumhuriyet idaresi Atatürk’ten önce meçhul olduğu için, Ahi Cumhuriyeti’nin dikkate değer” olduğunu aktarmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün de 1924 yılında bir söyleşisinde gazeteci Yunus Nadi’ye; “Ben Ankara’yı coğrafya kitabından değil, tarih kitabından öğrendim ve bir Cumhuriyet merkezi olarak öğrendim.” demesi Ankara’nın başkent seçilmesinin tesadüf olmadığını göstermektedir.

İkinci fotoğrafa doğru gelişen olaylara bakalım…     

İlk mecliste farklı kesimlerden vekiller bir aradaydı. 1921 yılında Gazi ve ona yakın olanlar, mecliste Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk grup adıyla bir grup kurdular. Aynı grubun içinden gelen muhalifler bir süre sonra, ikinci grup adı altında toplandılar. 30 Ağustos 1922’de nihai zaferin kazanılması, Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması, 20 Kasım 1922’te başlayan Lozan Konferansı’nın birinci dönemi 4 Şubat 1923’e kadar sürmesine rağmen bir barış antlaşması imzalanamaması meclisteki görüş ayrılıklarını iyice ortaya çıkarmıştır. Bir an önce Milli Mücadeleyi taçlandıracak bir barış antlaşmasının imzalanması ve yeni bir devlet düzeninin kurulması gerekiyordu. Muhalifler de bu tarihi dönemece kendi görüşleri çerçevesinde yön vermek istiyorlar, bu sebeple Meclis’te çoğunluğu ele geçirmek istiyorlardı. İkinci Grup üyelerinden Ali Şükrü Bey’in şaibeli bir şekilde ölümü, birinci meclis için son noktayı koydu. 1 Nisan 1923 Pazar günü meclis kendini feshederek, oy birliği ile seçimlere gitme kararı verdi.

1923 seçimleri, Türkiye’de demokratik rejimin inşasında önemli bir aşama olduğu gibi, günümüz Türkiye’sinde uygulanan seçim sisteminin altyapısı açısından önemli bir basamağı oluşturmuştur. Seçimde örgütlü olarak mücadele edebilecekler, Gazi Mustafa Kemal taraftarları yani birinci grup gözüküyordu. Nitekim Müdâfaa-i Hukuk teşkilatları seçim bölgelerinde derhal faaliyete geçtiler. Karşı tarafta eski ittihatçıların da adı geçiyordu. TBMM Ankara’da olsa da İstanbul siyaseten çok önemliydi. Zira Saltanat kaldırılmış olsa da Hilafet merkezi İstanbul idi. Bu yüzden İstanbul seçmeninin tavrı, Ankara ile Halife arasındaki güç ilişkilerini doğrudan etkileyecekti. Ayrıca, İstanbul henüz işgal altındaydı ve yakında barış antlaşması için masaya oturulacaktı. Bu seçim dış dünyaya da barış antlaşması için mesajlar iletmek açısından çok önemliydi.

Osmanlı döneminden başlayıp, 1946 yılına kadar seçimlerde uygulanan seçim usulü bugünkünden farklıydı. O zamanlar iki dereceli seçim sistemi vardı. Yani, ilk önce vatandaş kendi adına oy verecek ikinci seçmeni seçerdi. Her mahalle iki yüz erkek seçmene karşı bir ikinci seçmen çıkarırdı. Seçimler her nahiyede farklı günlerde yapılırdı. İkinci seçmenler, her yerde seçimler bitince bir araya gelip mebusları seçerdi.

Yine Tanpınar’ın “İstanbul, 1908 ile 1923 arasındaki on beş yılda eski hüviyetinden tamamıyla çıktı. Meşrutiyet inkılâbı, üç büyük muharebe, birbiri üstüne bir yığın küçük, büyük yangın, mali buhranlar, imparatorluğun tasfiyesi” şeklinde tasvir ettiği İstanbul’un meydanlarında olağanüstü bir kalabalık ve heyecan vardı. Bunun sebebi TBMM’ne mebus intihab edecek İstanbul halkının, ‘müntehib-i sani intihabatı’ için yaptıkları tezahürattı!

18 Haziran 1923 Pazartesi günü, İstanbul Bayazıt Nahiyesinde müntehib-i sani yani ikinci seçmenlerin belirlenmesi tamamlanmış ve kurulan sandık alayı ile oy sandıkları coşkulu nümayişler ile sayımın yapılacağı belediyeye taşınacaktır. Alay, Divanyolu’ndan geçerek Müdâfaa-i Hukuk merkez binası önünde durmuştur. Alayı karşılayanlar arasında, İstanbul bölgesinden mebus adayı gösterilen, Dr. Refik Bey de vardı. Burada milli tezahüratlar eşliğinde konuşmalar yapıldı. TRT 1923 seçimleri kutlamaları belgeselinde ki görüntülere göre, eski Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit’in dedesi, devrin ulemasından Mustafa Şükrü Efendi’nin konuşması coşkuyla bitti. Akabinde kürsüye çıkan İktisatçı, Ahmet Hamdi Başar’ın “bu caddenin üç sene evvelki haliyle bugünkü manzarasını mukayese edin, o günleri düşününüz ki; bir Türk için bu caddeden başını eğmeksizin, ağlamaksızın ve utanmaksızın geçmek mümkün değildi” diye İstanbul’un işgalinin ilk günlerini hatırlatan konuşması, kalabalığı iyice coşturmuştur. İşte böyle Türk demokrasisi için tarihi bir ortamda bulunan Dr. İbrahim Refik Bey, bu sefer İstanbul Mebusu adayı olarak kadraja (4) takılmıştı. Osmanlının son dönemlerinde ki kaht-ı rical -adam kıtlığı- ortamından kardelen çiçeği gibi çıkmış bilim ve devlet adamlarından biri olan Dr. İbrahim Refik Bey, seçimlerden sonra ülkesine devlet ve ilim adamı olarak hizmet etmeye devam edecektir.

Seçimler yapıldığı sırada İstanbul hala işgal altındaydı. İşgal altındaki İstanbul’un beş senedir süren suskunluğunu sandık alayları ile bozulmuştur.

Seçimlerin sonucunda, TBMM’de Mustafa Kemal Paşa’nın grubu ağırlık kazandı. Muhalefet gücünü kaybetti. Birinci grup bir süre sonra Halk Fırkasına dönüşecekti. Günümüze kadar devam eden ‘Cumhuriyet Halk Fırkasının doğuşu da bu şekilde gerçekleşmiştir. Her alanda köklü değişimlere imza atacak ikinci meclis, Dr. Refik Bey’in de İstanbul mebusu seçildiği 1339 İntihabı ile yani 1923 Seçimleriyle kurulmuştur. Lozan Antlaşması’nın ardından 6 Ekim 1923 Cumartesi günü Türk ordusunun İstanbul’a girmesiyle işgal sona ermiştir.  

Ülkemizin en karanlık yıllarının yaşandığı, bir devlet kaybedip diğerini kurduğumuz bu yıllarda; hemşerimiz Dr. Refik Bey’in Erzurum ve İstanbul fotoğrafı arasında yaşanan Türk tarihi açısından çok önemli olayları, siz Çankırı Postası okurlarına aktarmaya çalıştım.   

Yazılarımda kullanmayacağım, hâmiş diyenler de var amma meraklısına bilgi notu: Bilindiği üzere, Kurşunlu İlçe olmadan önce, 1882 yılında Çerkeş İlçesine, 1912 yılında Ilgaz İlçesine bağlı nahiyeydi. 1 Eylül 1944 tarihinde ilçe olmuştur. Dr. Refik Saydam’ın babasının köyü Kurşunlu’ya bağlı Dolap Köyü 1991 yılında Kurşunlu’dan ayrılarak ilçe olan Bayramören’e bağlanmıştır. Günümüzde haritalarda Dolap Köyü’nü bulamazsınız. Maalesef köyün ismi Erenler olarak değiştirilmiştir. Köy isimlerinin değiştirilmesi mevzu ise, ayrı bir araştırma konusu olacak kadar önemlidir. Bu sebeple hemşerimizin nüfus bilgilerini bazı kaynaklarda farklı olarak görürseniz hiç şaşırmayın. İşin aslı özetle şöyledir: Dr. İbrahim Refik Saydam Karacaviran (Kurşunlu) Nahiyesi, Dolap (Erenler) Köyünden Hacı Ahmet Efendi’nin oğlu olarak, İstanbul’un Fatih ilçesinde dünyaya gelmiştir. Kurşunlu ilçesinde onun adına yaptırılan okul günümüzde halen hizmet vermektedir. 1934 yılında çıkarılan Soyadı Kanunu sonrası ‘Saydam’ soy ismini almıştır. Ünlü şarkıcı Tarkan’ın dedesinin kardeşi olan meşhur Türk mütefekkiri Dr. Fethi Tevetoğlu; “Dr. Refik Bey çalışkan ileri görüşlü kibar bir devlet adamı idi. Yaptıklarını söylememek fakat; söylediklerini yapmak tevazu ve azmine sahip olan Dr. Refik Bey’e Atatürk Şeffaflık anlamında ‘Saydam’ soyadını vermiştir” şeklinde Dr. Refik Saydam’la ilgili düşüncelerini dile getirmiştir. Naim Onat ise, 9 Temmuz 1942 tarihli Ulus Gazetesinde ki bir yazısında; Atatürk’ün “Ben Ona niçin Saydam dedim, O içi dışı bir, tertemiz bir insan pırlantasıdır da ondan” dediğini aktarmıştır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk’ün vefatının birinci yılında, sınırlı sayıda seçkin insanın bulunduğu anma töreninde, Behçet Kemal Çağlar’ın ağıtı dışında Atatürk lehinde en ateşli konuşmayı yapan ismin Necip Fazıl Kısakürek olduğunu kaydetmiştir. 1940 yılında Necip Fazıl Kısakürek’in dönemin başbakanı Refik Saydam ile görüşmeleri olmuştur. Refik Saydam, takdir ettiği Necip Fazıl’ın milletvekili olmasını hep arzu etmiştir. Ona göre milletvekili adaylığı girişimi, Cumhurbaşkanı tarafından engellenmiştir. Türkiye'nin ilk Sağlık Bakanı olan Refik Saydam'ın döneminde 1928 yılında kurulan hıfzıssıhha merkezine ölümünün ardından ‘Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı' adı verilmiştir. Bu merkezin ismi ise 2012 yılında anlaşılamayan bir sebeple ‘Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’ olarak değiştirilmiştir. Ankara Keçiören’de ise, bir cadde Refik Saydam adını taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin dördüncü başbakanı hemşerimiz Dr. İbrahim Refik Saydam, görevde iken yaşıtı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından dört yıl sonra, 8 Temmuz 1942 Çarşamba günü, hayata gözlerini yumdu. Bu yönüyle de görevinde iken vefat eden ilk ve tek başbakan olmuştur. Mezarı, Ankara Cebeci Asri Mezarlığı iki numaralı kapıdan girdiğinizde, ‘bakımsız’ bir halde ziyaretçilerini beklemektedir.     

YORUM EKLE