İnsan Yaratılmışların En Şereflisi (Eşref-i Mahlûkat) ve Allah’ın Halifesi midir?

Tasavvufi gelenekte, özellikle Gazali’de “Ona ruhumdan üfledim,” (Hicr 15-29) ayetinden ve “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” ((Buhari, İstizan, 1; Müslim, Bir, 115))hadisinden hareketle insan soyunun “Allah’ın halifesi” unvanına layık olduğu görüşü savunulmuştur. Ancak buna itiraz eden müfessirler Bakara suresinin 30. ayetini delil göstererek meleklerin dilinden “yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek varlığa, ilk etapta, saygı duymak istemediklerini dile getirmişlerdir. İbni Arabi, bu iki görüşün ortasını bularak şöyle der: “Allah’ın halifesi, isim ve sıfatlarıyla Allah’ın kendisinde tecelli ettiği insan-ı kâmildir. Şüphesiz mülk Allah’ındır. İnsan-ı kâmil de bu mülkte Allah’ın vekilidir.”

 Gerçekte insan soyu dünya imtihanında Allah’a ibadet ve itaatle sorumludur. Allah Rab (sahip, emredici), insan abd (kul, memur) olduğundan ilahi emir doğrultusunda yeryüzünü ıslah etmekle sorumludur. Ancak bunu yaparken karşısına nefs, şeytan ve şeytanlaşmış insanlar çıkmakta; onu yolundan alıkoymak için mala, mülke, paraya, makama, şöhrete,zevk ve sefaya özendirmektedir. Ne var ki nefs ve şeytana yenik düşen insanların çoğu bu yüzlerini gizlemek için maske takar, mümin ve dindar görüntüsü verirler. Bir kısmı da hem dünya nimetlerinden faydalanmak hem de öldükten sonra ahirette cennetin nimetlerinden faydalanmak için helal ve haram olduğuna fazla dikkat etmeden mal, mevki, makam ve para için çalışırken aynı zamanda namazlarını kılar, oruçlarını tutar, fakir-fukaraya yardımda bulunurlar.

Türk toplumunda maske takan ilginç dindar tiplerine bolca rastlamak mümkündür. Geçenlerde, belediye otobüsünde seyahat ederken önümdeki sırada oturan iki yaşlı insan sohbet ediyorlardı. Biri öbürüne: “Hacım, artık bundan sonra cennete çalışacağız,” dedi. Öbürü de, “Haklısın Hacım,” diyerek onu tasdik etti. Ben dayanamadım: “Cennet bu kadar ucuz mu? Evle cami arasında gidip gelmekle cenneti hak edeceğinizi mi zannediyorsunuz? Bu yaşınıza kadar cenneti hak edecek ne yaptınız!” dedim. Ezberi bozulan ihtiyarlardın biri bana döndü: “Ne biçim konuşuyorsun; sen Allah’ın vekili misin!” dedi. Öbürü: “Bırak Hacım, şu imansıza cevap verme!” dedi.

Bir anekdot daha: Pazar yerinde alışveriş yaparken bir meyve tezgahının önünde durdum. Çoğu tezgâhlarda gördüğümüz gibi, adam öne en iyilerini yığmış, arkası görünmüyor. Orta yaşta, sakalından, giyiminden namaz kıldığını tahmin ettiğim, satıcıya: “Şu öne dizdiklerinden iki kilo verir misin?” dedim. Bana dik dik baktı: “Seçmek yok!” dedi. “Namaz kılıyor musun?” diye sordum. İşin nereye varacağını anladı, “Sana ne benim namazımdan, yürü git işine, benim asabımı bozma!” dedi. “Arkadakileri göremiyorum, oradan vererek beni aldatacaksın. Peygamberimiz: “Bizi aldatan bizden değildir,” buyuruyor….. .” derken sözümü tamamlamaya fırsat kalmadan adam tezgâhın arkasından bir sopa kaptığı gibi üzerime yürüdü: “Belanı mı arıyorsun, yürü git, elimden bir kaza çıkacak!” dedi. Dayak yememek için oradan uzaklaştım.

Karamsar psikolojinin temsilcilerinden Arthur Schopenhauer, “İnsan Doğası Üzerine” adlı eserinde şöyle der: “Bizim sözde medeni dünyamız bürokratlarla, askerlerle, eğitimli insanlarla, avukatlarla, rahiplerle, filozoflarla, bilim adamlarıyla ve siyasilerle karşılaştığımız büyük bir maskeli balo gibidir. Bu insanların birçoğunun göründükleri gibi olmadıkları bir vakıadır. Aslında pek çoğunun suratında bir veya birkaç maske, onun arkasında da servet veya makam avcısı vardır.”

Almanya’ya seminer için gittiğimde sık duyduğum ve yabancısı olmadığım bir söz var: “Kime inandın ve iyilik yaptın ise ondan kendini sakın.” Gurbetçileri senelerce gelen aldatmış, giden aldatmış. Cami yaptırma derneğinden gelenler, büyük kârlar vadeden düzmece şirketler, maket üzerinden daire satan ve izine bir daha rastlanmayan müteahhitler, say say bitmez. Bu insanlar artık kimseye güvenmez olmuşlar.

İnsanı en çok yakınından gelen nankörlük, vefasızlık ve hainlik yaralıyor. Aile danışmanlığı yaptığım yıllarda, boşanma aşamasında olan eşlerin, kendini haklı çıkarmak için birbirlerinin en mahrem sırlarını ortaya döktüklerine şahit oldum. İlk zamanlar, severek evlenen (gerçekte sevdiğini zanneden) , yıllarca aynı yastığa baş koyan, çocuk sahibi olan onlarca insanın nasıl olup da birbirlerine kanlı bıçaklı düşman kesildiklerini anlamıyordum. Zamanla tecrübe kazandıkça bu insanların gerçek yüzlerini gizlediklerini, hep maske taktıklarını, “mış” gibi davrandıklarını anladım. Onları bir arada tutan mevki, makam, ev, araba, çocuk gibi sebepler ortadan kalkıp iki başlarına kaldıklarında, maskeleri düşmekte, gerçek yüzleri ortaya çıkmaktadır.

Bir erkek yıllarca aynı yastığa baş koyduğu karısını sokak ortasında öldüresiye nasıl dövebilir? Şiddet, baskı ve cinsel istismar gördüğü kocasından boşanmaya karar veren, baba evine sığınan karısını, “ya benimsin ya toprağın” diyerek baba evini basan, karısıyla birlikte kayın pederini ve kayın validesini kurşuna dizen bir adam vicdanen nasıl rahat eder, nasıl uyku uyuyabilir?  Fıtrat ve tabiatımıza kodlanmış bencilliğin yanı sıra pek çok insanın iç dünyası tıpkı bir yılanın dişinde depolanmış zehir gibi nefret, öfke, kin ve haset de içerir. Bütün bunlar zehirlerini akıtmak ve sonra da tıpkı zincirinden boşanmış şeytan gibi dört bir yandan saldırmak için sadece bir fırsat bekler haldedir.Yeni Zelanda’da iki camiyi cuma namazı sırasında basan, otomatik silahla onlarca insanı katleden ve bundan hiç pişmanlık duymayan, tehditlerine devam eden BrentonTarrant isimli terörist, şeytana dudak ısırtacak bir canavar değildir de nedir? İnsanın kötüsü vahşi hayvandan daha tehlikelidir. Bir aslan veya kaplan karnını doyurmak için avına saldırır ve onu öldürür. Karnı tokken başka bir av aramaz.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen iyi insanın soyu tükenmiş değildir. Bu dünya iyilerin yüzü suyu hürmetine dönmeye devam etmektedir. Kötüler olmasa iyilerin kıymeti nasıl bilinirdi?

YORUM EKLE

banner212