Kırık Cam Teorisi

“Böyle gitmez: Hayata biraz sanat, biraz estetik, biraz da aşk katmak lazım.”

(Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu)

Günümüzde şehirler yığınlaşarak büyümekte, apartmanlar alabildiğince hareketsiz, mahalle neşesinden uzak, lakin bir o kadar da görkemli gözükmektedir. İnsanın çevresindeki yapılar kat kat artıkça, nüfus aşırı birikerek kentlerde kaotik ortamlar oluşmaktadır. O kadar görkemli binaların arasında yalnızlaşan insan,adeta aciz ve zavallı duruma düşmektedir. Bu yüksek binalar sayesinde, kentler kalabalıklaşırken, şehir insanındapsikolojik arızalar çoğalmaya başlamıştır. Sanayi toplumu olabilme uğraşısı ile köyden koparılan toplumun geldiği bu durum son yarım asrınbirikimidir. Alışveriş merkezlerinde ki her şehirde birbirine benzeyen zincir mekânların şatafatlı havası bile artık şehirli insanı adeta boğmaktadır. Artık huzurlu ortamlar aranır olmuştur. Günün yorgunluğu atmak için dostlarla gidilen Çivitçioğlu Medresesinin avlusunda ‘ney’ eşliğinde çay içmenin, sohbet etmenin yerini hangi mekân alabilir ki…

Son zamanlarda şehir insanının bu sosyal ihtiyacı göz önünde bulundurularak, tarihi mekân adı altında, pek çok yapı türemiştir. Tarihi isimler günümüze taşınarakkafe, lokanta, pastane, rezidans, alışveriş merkezi gibi hiçbir tarihi doku taşımayan mekanlara Osmanlı, Selçuklu, Bedesten, Arasta gibi isimler verilir olmuştur. Boş arsalara, tarihi mekânlara benzeyen yapılar inşa edilmiştir. Bunlarolurken pek çok tarihi eser, mekan yerle yeksan edilmiş veya restorasyon adı altında tarihi doku yok olmuştur. Eskiler tamir ederlermiş, restore etmezlermiş. Sanatçılar ve mimarlar kendilerine emanet edilen yapıya, yeniden öğrenilmesi, okunması ve düzeltilmesi icap eden bir eser olarak bakarlar, tamir ederlermiş. Fakat asla aynısını yapmazlarmış. Çünkü her dönemin ayrı ihtiyacı, her mimarın ayrı tekniği var denilerek, tarihe ve yapan ustaya azami saygı gösterilirmiş.

Günümüzde restorasyon adı altında yapılan binalar, mekanlar her yerde çoğalmaya başlamıştır.Doğru uygulamaların turizme, ekonomiye ve tarih şuurunun gelişmesine faydası elbette ki tartışılamaz. Restore, tamir gibi uygulamalarda işin doğrusununne olduğunun,işinin uzmanı mimarlara bırakılması en doğru çözümdür.İşin vahim olanı,artık demode olmuş, geçmişteki bir yapıyı, boş bir alana aslına uydurmaya çalışılarak günümüz teknolojisi ve imkanları ile yapmaktır. II. Abdülhamit Sanayi Devriminin ıskalanması sebebiyle, ülkede ‘zaman’ kavramının oluşması için önemli şehirlere saat kulesi diktirmiştir. Saat kulelerinin II. Abdülhamit’e sahip çıkma adına, 21. Yüzyılda tekrar yaptırılması, bunun en somut örneğidir. Herkesin cep telefonu, araç kullandığı bir zamanda saat kulesi kadar anlamsız ve masraflı bir uygulama hangi aklın eseridir. Büyük şehirler dahil Çankırı’mız da bile, iki tanesihiç bir faydası olmadan halâ ayakta durmaktadır. Hem de, II. Abdülhamit döneminden kalan gerçek saat kulesi, birkaç yüz metre ötede çürümeğe terkedilmiş bir halde dururken.

İdeolojik bakış ve hamasi sloganlarla büyük düşündüğümüzüsandığımızdan, “modern olacağız, çağdaş olacağız” veya “Osmanlıcı, İslamcı olacağız”diye diye maalesef bu sanat kültür işinde sınıfta kaldık. Böyle davrananların görüşünde tarih şuuru bakımından bir farkının olmadığını, uygulamalarındangayet net olarak görmekteyiz. Bu durumu Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’da, iktidarı boyunca kültür-sanat alanında yeteri kadar gelişme sağlayamadıkları dile getirerek ülke adına bir özeleştiride bulunarak “kültür ve sanat alanında”bir türlü istenilenlerin yapılamadığını dile getirmiştir.

Çankırı iline gelen gezginlerin, dikkatli gözlemcilerin fark ettiği gibi aslında, Çankırı’da tarihi doku, yılların talanına, beceriksizliğine rağmen hala yerinde, ayakta durmaktadır. Bu haliyle bile, pek çok şehirden şanslı konumdadır. Tarihi dokusunu iyi bir planla çıkarmayı hedefleyecekÇankırı;yakın bir zamanda Kayseri, Eskişehir gibi tarihe saygıyı üst düzeyde gösteren iller arasınagirerek, bir turizm ve kültür şehri haline gelebilir.Safranbolu, Beypazarı, Odunpazarıilçelerinde olduğu gibi markalaşabilir. Tarihi Çamaşırhane binasının etrafındaki uygulamalar, şehri yönetenler açısından büyük bir imtihan olacaktır. Orada ki çamaşırhanenin ortaya çıkarılışı,çok güzel bir uygulamadır. Ancak alanın dokusu korunmazsa, çamaşırhaneye girerken hala asfalt yoldan girilmeye devam edilirse, yapılanlar hiçbir ama hiç bir şeydir. Alpay Evirgen Sokağında kültür envanterine kayıtlı çamaşırhanenin, cephe parselindeki binaların tamiri ile kalınmayıp, hatta çok geniş bir alanın şehrin tarihi dokusuna ilave edilmesi zorunluluktur. Ulu Caminin etrafı, arastalar, saat kulesiçevresi gibi alanlar tarihi doku ortaya çıkacak şekilde düzenlenmeli veya mevcut yapılara en azından zarar verilmemelidir. Bu hususta ülkemizde pek çok örnek mevcuttur. Mesela, Ankara Ulus’ta ki yılların vurdumduymazlığı nihayete ermiş, geç te olsa tarihi yapılar ve çevresi tekrar ortaya çıkarılarak, tarihi doku yeniden vücut bulmaya başlayacaktır.

Sosyal medyada, Sayın Metin Yılmaz’ın şahsi gayretleri neticesinde, yıkım kararının durdurulmasına kızan hemşerilerimi görünce,inanın hiç şaşırmadım. Tepki gösteren hemşerilerimize,o sokakta ki bakımsızlık ve ilgisizlik sebebiyle,yıllarca illallah çektirilmiştir. Peki, insanlar bu hale nasıl getirilmiş veya getirilmektedir.

Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırılsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Bir binanın köşesine, bir torba çöp bırakılsın, o çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Binaya değişik insanlar girip çıkmaya başlar, birilerine mesken olur. Kısacası, bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci, önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler; o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyorlar. Tabi ki, ardından daha büyük suçlar geliyor. Bir süre sonra o sokak, civarda yaşayan insanların bile korkuyla girebildiği bir mahalleye dönüşüyor. Bilim adamları bu durumu ‘kırık cam teorisi’ olarakaçıklıyorlar.ABD vatandaşı, suç psikoloğu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirildiği bu teori sayesinde günümüzde pek çok adli suçun önüne daha başlamadan geçilmektedir. Bu teori,şehircilik olmak üzere pek çok alanda da kullanılmaktadır. Bu gibi durumlara meydan vermemek için ilk cam kırıldığında, ilk çöp atıldığında önlemin alınması şarttır. Yoksa kamu düzenini sağlayamazsınız. Eski evlerin, binaların birer korku evine dönüşmemesi için belediyelerin gerekli önlemleri alması şarttır. Kamu gücü bunu gerçekleştirmeye elbette muktedirdir. Değişik sebeplerden dolayı bakımsız bırakılan yapıların, çevreyi rahatsız etmesi kaçınılmazdır. Hatta sahipleri de maddi açıdan yıkılmasını çok istediklerinden, bina ile ilgilenmiyor olabilirler. Hal böyle olunca kamuoyu da çirkinleşen ortamın düzelmesi için yıkıma destek noktasına getirilebilir. Resmi kurum ve kuruluşlarda bu durumları göz önüne alarak yıkım kararı alabilir. Ancak, her türlü altyapının olgunlaşmasını bekleyip, tarihi dokunun yok sayılarak binaların yıkılması,çevre düzeninin bu şekilde sağlanmaya kalkılması sadece ‘planlı’ operasyonlara‘gerekçe’ olmaktan öteye gidemez.

Friedrich Nietzsche "insan ağaç gibi yükselmek istediği nispette kökünü derine salmalıdır" der. Maalesef sığlık ve kuralsızlık içinde, Türk Milletinin derinlerde işikalmamış gibi gözükse de, hal hiç öyle değildir. Elbette, bugün ki baskın medeniyet batıdır. Baskın olduğumuz dönemler maalesef çok geride kalmıştır. Günümüzde batının istediği gibi bir “toplum” ve duruma göre, ona reaksiyonertepki gösteren bir “toplum” olmuş haldeyiz. Bizim her ikisine de ihtiyacımız yok. Kendisi gibi olmaya çalışan, kendi medeniyet ve kültür mirası ile estetiğine sahip çıkacakaksiyoner politikalara, bunları tarihi bir şuur içinde uygulayacak yöneticilere ihtiyacımız var. Umudumuzu asla tüketmemeliyiz. Bu yıkım kararının durdurulması bile, umudun yeşermesi olarak görülebilir.

Müslümanların Endülüs’te kurduğu üniversitenin kapısında dünyanın “yöneticilerin adaleti, bilim adamlarının ilmi, temiz yürekli insanların duası ve cesur insanların cesareti” üzerinde döndüğü yazmaktadır. Çankırı insanının yüreğinden ve cesurluğundan hiç şüphemiz yokta, ilk ikisinin de bir an önce Çankırı’da uygulamaları ile kendisini göstermesi tek temennimiz.

Medeniyet, kültür ve sanat üçlüsünü bir araya getirip konuşmak, ortaya okunası bir yazı çıkarmak, elbette büyük bir marifet ve hüner ister. Bu satırlar elbette ki bir sanat yazısı değildir. Konjonktür gerektirdiği için Çankırı’ya sahip çıkanlara destek, bir iç dökmeve sessiz çoğunluğun sesi olma adına, şehir tarihine not düşme yazısıdır.

Muhtelif şehirlerden gelen misafirlerimizibaşımız dik, gururla gezdirebileceğimiz; insanların görmek için çırpınacağıbir şehir olmamız dileğiyle…

YORUM EKLE
YORUMLAR
Muzaffer COŞKUN
Muzaffer COŞKUN - 9 ay Önce

Teşekkürler Kadir ağabey, Teşekkürler Ercan bey. Her şey Çankırı ve İlçeleri için.