banner198

Ercan Şeker Referandumdaki tercihini açıkladı

Gazetemiz sahibi ve köşe yazarımız Ercan Şeker Referandum öncesi tercihini ve nedenlerini açıkladı.

Ercan Şeker Referandumdaki tercihini açıkladı
banner145

Yıl 1980...

12 Eylül askeri darbesi bir silindir gibi milletin üstünden geçerken o günlere dört yaşında bir çocuk olarak tanıklık ediyordum.

Tanıklık derken  benim gibi bir çok çocuğun geleceğine ağır bir pranganın indiğinin farkında olamayacak yaşlardaydık. Ordu içindeki cuntanın yönetime el koymasının  geleceğimizin şekillenmesinde ne kadar mühim bir gelişmenin habercisi olduğunu ancak uzun yıllar sonra anlayacaktık.

Dört yaşında olmama rağmen tanıklık ettiğim olaylar zihnimde canlandığında, Jandarmaların rahmetli  dedemin evinde yaptığı aramayı ve evin içinde yankılanan postal seslerini dün gibi hatırlıyorum.  

Hafızama kazınan bir başka hatıra ise 12 Eylül sabahı her günden farklı bir güne uyandığımızı babamın tavırlarından hissetmemdi. Evdeki telaş  babamın evimizin alt katındaki  benzinliğe inerek bir radyo alıp gelmesi ile son bulmuştu.  Radyo  frekansından çıkan ses ordunun yönetime el koyduğunu söylüyor odamıza yayılan karamsar hava  bir anda evimizin diğer  odalarına dağılıyordu. Ve emindim ki o gün aynı saatlerde tüm ülkedeki evlerden adeta bir baca dumanı gibi göğe yükselen bu ses vesayet rejiminin milletin sırtına bir hançer gibi saplandığını haykırıyordu.

Minik yaşta şahit olduğum bu olayları hatırlıyor olmama hayretle şaşıran bendeniz 12 Eylül darbesinin o günlerde zihnimde nasıl bir ağır travmaya yol açtığını hala çözebilmiş de değilim.

Daha sonraları küçük bir ilçede beraberce büyüyen gençlerin bir anda sağcı ve solcu sıfatlarla gruplara ayrılarak, birbirleriyle nasıl kanlı bıçaklı olduklarını bizzat olayın kahramanlarının kendi ağızlrından bir  film şeridi gibi dinleyerek büyüyecektim.  

Darbeyle ilk tanışmam bu şekilde olmuştu.

İkinci karşılaşmam ise yine tesadüflerle olacaktı.

İlkokul yıllarında Rahmetli ‘Tuzcu Aziz’ dedemin evine her gittiğimde evin baş köşesinde duran ahşap vitrini kurcalar,  üst camekandaki fincanlarla oynar, orta bölmedeki çok gözlü dolap kapağını defalarca açıp kapar, bunu kendimce bir oyun addederdim. O vitrin benim için çocukluğumun en eğlenceli oyun araçlarından bir tanesiydi. Ancak alt kısımda yer alan kilitli kapağı açma çabalarım sonuç vermez ve bir çocuğun merakıyla bir gün o bölmeyi açabilmenin hayalini kurardım. Ve rahmetli nur içinde yatassı anneaneme her gitiğimde, o kilitli dolabı açtırabilmek uğruna ne madrabazlıklar yapardım.  Kilitli dolabın içinde saklanan sanki benim  için bir Zümrüd-ü Anka’ydı..!

Oysaki o dolabın içinde Zümrüd-ü Anka yoktu ama ondan daha değerli şeyler vardı.

Gün geldi o dolap bir şekilde açıldı.

Rahmetli dedemin bir ömür boyunca kendi el yazısıyla Osmanlıca kaleme aldığı başta iki el yazması yayımlanmamış eser olmak üzere, arkadaşlarıyla olan yazışma ve mektupları,  değişik konularla ilgili defterlerine kaydettiği hatıra ve anektodlar...

Bir gün bu yazdıklarının birileri tarafından okunması ümidiyle   hatırlatma notları, izahatler nasıl bir hazinenin ortasında düştüğümün açık bir göstergesi gibiydi. Anneannem rahmetliden kalan hatıraları yıllarca gözü gibi korumuş  o yazı ve belgeleri bir sır gibi saklayarak bugünlere kadar gelmesini sağlamıştı.

Yalnız bu dolapta sadece bunlar değil,  beni çocuk yaşta derinden etkileyecek ve birden büyümemi sağlayacak olan tarihi vesikalarda saklanmıştı...

Onun dar ağacında asılı o mazlum duruşunu ilk orada gördüm.

İsmini daha sonra anneanemden öğreneceğim o adam bu ülkenin Başvekili Adnan Menderes’ti...

Gizli hazine dediğim dolabın içinden 18 Eylül 1961 tarihli gazete nüshaları ve gazetelerin manşetlerinde boy boy Başvekil Adnan Menderes’in darağacına asılı fotoğrafları yer alıyordu. Beyaz entari içinde boynu bükük şekilde yağlı urgana asılmış hali ve büyük puntolarla yazılmış “İDAM EDİLDİ” başlığı yer alıyordu.

Neden asılmıştı? Kim asmıştı? Suçu neydi acaba? Vah zavallı vah!.. soru ve cevaplarını kendi iç dünyamda bulmaya çabalarken,  26 yıl boyunca o kilitli dolapta saklanan  gazeteler,  bana ülkemizde yakın siyasi  tarihin geçirdiği buhranı önüme seriyordu.

Artık o idam sahnesi hayatım boyunca gözümün önünden hiç gitmeyecekti.

Dedemle benim aramda bir set gibi duran ve onun yazdığı el yazması hatıralarını dahi okumama engel olan zihniyeti sorgulayacaktım. Geçmişle gelecek kuşaklar arasında kopartılan bağı, sırf onlara inat olsun diye  kendi kendime öğreneceğim  Osmanlıcamla yeniden kuracaktım.

Rahmetli dedemin bizlere bıraktığı en kıymetli hazine bana çok önemli şeyler öğretmişti. Yazmanın önemini, düzgün türkçe kullanımı ve daha bir çok şeyi... Nur içinde yatsınlar...

Çocuk  yaşta bu millete reva görülen zulme istemeden tanıklık etmem ülkeyle ilgili bakış açımın siyasi tercihlerimin o yılarda keskinleşmesine  sebep olmuştu. Afgan-Rus savaşını rahmetli Hasan Şeker dedemin bir numaralı abonesi olduğu Milli Gazete’den kendisine okurken satır satır ezberlemiştim...

Burhaneddin Rabbani, Gülbeddin Hikmetyar, Şah İbnü Mesud  gözümde birer kahramandılar...

Ve yıllar yılları kovaladı...

Bu ülkede her doğan, yaşayan insanın kaderinin bir parçası olan ve artık bir daha olmaz dediğimiz oyunlar tekrar tekrar sahneleniyordu.  1990’lı yılların başında Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu ilk kez derin devletin PKK ile olan bağlantısına ulaştığı için aracına bomba konularak katlediliyordu. Ve bu iş müslümanlara mal edilerek, kitleler sokaklarda  ‘Kahrolsun Şeriat’ sloganlarıyla yürütülüyordu. Birbiri peşi sıra yazarlar öldürülüyor, faili mechul cinayetlerin ardı arkası kesilmiyordu. PKK terörü iyice azıtmış, Hizbullah diye dini bir örgüt, Diyarbakır merkezli Allah adına infazlara başlamıştı. Ve bunları Madımak, Başbağlar gibi bir sürü katliamlar takip etti.  Bir o taraftan, bir bu tartan anlayışıyla öldürelen insansa hep bizim insanımızdı. Üzerimizde oynanmak istenen seneryo hep aynıydı.

Psikolojik hareket çok iyi kurgulanıyor, toplum üzerindeki infial ve korku had safhaya ulaşıyodu. ABD  ve yerli  işbirlikçilerinin durmaya, bu milleti kendi halinebırakmaya hiç mi hiç niyetleri yoktu. Yeni dünya düzeninde bir yandan Afganistan işgal ediliyor, öte taraftan Avrupa’nın ortasında Bosna Hersek’te müslümanlar katlediliyor, kadın ve genç kızların ırzlarına geçiliyordu.  Irak, Özgürlük ve Demokrasi getirmek bahanesiyle işgal ediliyordu. Filistin’de müslüman kanı durmak bilmiyordu.  Ve mazlum İslam coğrafyasının tek lider ülkesi binbir türlü entrika ve oyunlar içerisinde meşgul ediliyor, pasifize edilen devlet politikası civarında gelişen bu olaylara suskun kalmak durumunda kalıyordu.

90’lı yıllarda ülkemiz ve çevresinde bu gelişmeler olurken gençliğim bu acıları eli kolu bağlı seyrederek  geçti. Siyasetçi bir ailenin içinde büyüyor olmam ‘Milli Şuuru’ edinmemde önemli rol üstlenen Milli Görüş ve Prof Dr Necmettin Erbakan ile tanışmamı sağlamıştı. Erbakan Hocam çok farklı şeyler söylüyordu.  ‘Ağır Sanayi, Adil Düzen’ diyordu.  

Millet Kültürünün Batı’da aranmaması gerektiğini,  öz kültürün  1400 yıllık İslam Medeniyetinin içinde var olduğunu söylüyordu. Batıya Uşak olmayı bir kenara bırakıp ‘Lider Ülke Türkiye’ kurma hedefini  anlatıyor. Meclis kürsüsünden adeta  aslan gibi kükreyerek Banane Amerika’dan çıkışı ile hiç alışık olmadığımız milli bir şahlanışı, ülkemizi  pısırık ve şahsiyetsiz bir dış politikanın kucağına iten Türk siyasetinin suratına tokat gibi indiriyordu.

Bıkıp usanmak bilmeyen dava anlayışı kendi insanına hayal gibi gelirken, kendi  ucağımızı, tankımızı, tüfeğimizi üretme arzusu onu siyonizmin dünyada ençok korktuğu lider durumuna getirmişti. Ülkemizi sömürmeye alışmış siyonizm, emperyalizm, kapitalizmin işine gelmeyecek bu lider susturulmalıydı. 1960,1970,1980 ihtilallerinde olduğu gibi kirli oyun Ali Kalkancı, Fadime Şahin, Müslüm Gündüz, Medya ve Televizyon eliyle sahneye konacak, türlü bahanelerle  28 Şubat Darbe süreci hazırlanarak irtica tehtidiyle ‘Demokrasiye balans ayarı’ yapılacaktı.

Ve iki kez tanıklık ettiğim darbe benimde kapımı çalıyordu...

Kurşunlu Milli Gençlik Vakfı başkanlığım sırasında bizzat piskolojik  baskılara maruz kalacak, defaatle savcılara ifade vermek durumunda olacaktım. Şubesi kapanmış bir gençlik teşkilatının polis zoruyla boşaltılarak, kapısına kilit vurulan ve kaldırım kenarıdan gözyaşı döken başkanıydım.

28 Şubatın izlerini her daim yaşadım.  Üniversite sınavında aldığım puanla bir çok bölüme yerleşebilecekken kat sayı duvarına toslayanların başında geldim. Askerde onbaşı bile yapılmayacaktım... 

Hayatımdan sizlerle paylaştığım bu kesitler uzun yıllar yaşadığım küçük bir ilçede, büyük dünyamın kısa bir özetlemesi olarak kaleme alındı.

Şimdi neden evet diyeceğimi daha net anlatmış oldum.

Derin güçlerin adete bir oyuncağı haline gelmiş bazı yüksek yargı mensupları bir daha ülkeyi kasoa sürükleyememesi için.

Namaz kılıyor yada eşi başörtülü diye ordudan atılan ve hayatı karartılan vatandaşın hakkını yargıda arayabilmesi için.

Siyasallaşan ama hesap sorulamayan adli kurumların, diğer mahkemelerce yargılanabilmesi için...

Canı sıkılınca İrtica bahanesiyle millet iradesine darbe vurmak isteyenlerden hesap sorulması için...

Sivilin yaptığı en kötü anayasa Askerin yaptığı en iyi anayasadan daha iyidir diyor ve bu anayasayı daha sonra yapılacak özgürlükçü bir anayasanın ilk adımı olarak gördüğüm için...

Ben 12 Eylül’de EVET diyeceğim..
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner214