Milli Mücadelenin 100. Yılı Sebebiyle… Bir Oğuz Geleneği Seymenlik ve Ankara

Türk milli kültürü son derece zengin ve çeşitlidir. Geleneksel olarak Türkistan kökenli olan tarihimiz, İslamiyetin kabulü sonrası Anadolu'da Ahilik teşkilatının etkisiyle Çankırı topraklarında ‘Yâran’ adıyla vücut bulmuştur. Günümüz toplumunda popüler kültürün etkisiyle kaybolmaya yüz tutan bu geleneğimiz, somut olmayan kültürel miras listesine alınarak korunmaya çalışılmaktadır. İlimizde Yâran olarak bilinen eğlence, eğitim, yardımlaşma, dayanışma, musiki, edebiyat gibi yönleriyle bilinen kadim Türk geleneği, İl merkezinde ritüellere uygun bir şekilde bir avuç gönüllü tarafından yaşatılmaya çalışılmaktadır. Yâran kültürü gibi aynı kökten gelen ve benzer süreçlerden geçen Seymenlik kültürü ise, Başkent’te ‘Ferfene’ etkinlikleri ile sürdürülmeye çalışılmaktadır. Günümüzde, Anadolu sohbet geleneği olarak yaşatılan ve aynı kökten beslenen ama farklı isimlerle anılan bu gibi gelenekler, bizi bir arada tutarak, kadim Türk kültürünü yaşatmaktadır. 

Ankara’da ki Seymen Ocağını tüttürmeye çalışan Ankara Kulübü Derneği Genel Başkanı Dr. Metin Özaslan ile Milli Mücadelenin 100. Yılı sebebiyle, köşe yazarımız Kadir Çimen’in “Türk Yurdu Dergisi” adına gerçekleştirdiği ve yâranlık tarihi ile aynı kökten beslenen Seymenliği konu alan bu güzel söyleşiyi “Çankırı Postası” okurları için yayınlıyoruz…

Milli Mücadelenin 100. Yılı Münasebetiyle...
BİR OĞUZ GELENEĞİ SEYMENLİK VE ANKARA

Adı Oğuz, soyu Oğuz,
Boyu Oğuz, töresi Oğuz,
Kendi beyini kendi seçer,
Çağ kapanıp çağ açar,
Vatan için serden geçer,
Doğrularla hemhal olan,
Yiğitlikte aslana emsal olan,
Dürüstlükte dünyaya timsal olan onlar,
Anadolu’yu yurt yapan
Selçuklunun temelinde onlar vardı. Üç kıtada at koşturan Osmanlının özünde onlar vardı. 27 Aralık 1919'da Dikmen sırtlarında Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e "Paşam seni görmeye, bu vatan uğruna ölmeye geldik." diyerek   Cumhuriyetin temelinde onlar vardı.
Onlar bir gerçek, onlar bir tarih,
Onlar: Ankaralı Seymenler!

Mustafa Kemal Paşa Samsun'dan başlayan Anadolu yolculuğunu, kongrelerde millî iradenin desteğini alarak geldiği Ankara'da tamamladı. Millî mücadelenin karargâhı haline getirilerek zafer sonrası Başkentlik unvanı ile taçlandırılacak Ankara’nın, Dikmen sırtlarında 3000 atlı ve 700 yaya Seymen, Gazi Paşa’yı heyecanla karşılayarak, bağrına bastı. Şaşıran ve duygulanan Mustafa Kemal Paşa’nın "Merhaba Efeler! Niye zahmet ettiniz, neden geldiniz?" sorusuna Seymenler hep bir ağızdan "Uğrunda Ölmeye, Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik Paşam!" Diye cevap verdiler... Gazi Paşa “Fikrinizde sabit misiniz?” diye yeniden sorduğunda Seymenler büyük bir kararlılıkla “Andolsun!” diyerek karşılık verdiler.  Bunun üzerine duygulanan Mustafa Kemal Paşa “var olun yiğitler” diyerek şükranlarını bildirir. Peşi sıra davullar, zurnalar çalınmaya başlar. Zeybekler yeniden dönülmeye başlar:


“Silindi mi maşrapamın kalayı, 

Dizildi mi Seymenlerin alayı,
Düşmanları öldürmenin kolayı,
Koç gibi meydanlarda dönenlerdeniz,
Biz vatan uğruna ölenlerdeniz.”


100 yıl önce millî mücadelenin stratejisinin belirleneceği Ankara’ya gelen  Gazi Mustafa Kemal Paşa, kendisini karşılayan Seymenlerin tutumundan çok etkilenmiştir. Atatürk’ün Seymen geleneğinin yaşatılması için, 1932 yılında verdiği talimatla kurulan “Ankara Kulübü Derneği” Genel Başkanı Dr. Metin Özaslan ile Aralık sayısında beraber olduk.


- Ankara, Anadolu yarımadasının ortasında âdeta bir pergelin ayağı gibidir. Hangi şartlar Türklerin yeni merkezinin Ankara olmasını sağlamıştır?
Bu sorunun en kesin ve net cevabı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’in 1924 yılında gazeteci Yunus Nadi Bey ile yaptığı bir mülakatta yer almaktadır. Başkent ilan edilmesinin üzerinden henüz bir yıl dahi geçmeden yapılan bu mülakatta, Gazi Paşa kamuoyunda yaygın olarak bilinen Ankara’nın coğrafi konumuna oldukça  tali bir önem atfederek değinmektedir. Atatürk’e göre Başkentliğin çok daha önemli olan iki nedeni daha vardır. Bunlardan ilki o dönemlerdeki Ankaralılardaki yoğun millî mücadele ve bağımsızlık ruhudur. Ankara’daki millî mücadele ruhu önemlidir.

Atatürk daha şehre gelmeden önce Heyet-i Temsiliyenin merkezi, ardından millî mücadelenin karargâhı olmaya hazırlanmışlardır. Ankaralılar canıyla, malıyla, mülküyle millî mücadelede eşsiz bir kahramanlık göstermişlerdir. İstiklal Savaşı’nda en çok asker Ankara’dan toplanmış ve hâliyle en çok şehidi Ankara vermiştir. Millî mücadelenin ayni ve nakdi finansmanı önemli ölçüde başında Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi Efendi’nin bulunduğu Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti  tarafından koordine edilmiş ve karşılanmıştır. Bu nedenle Atatürk  “Ankaralıların benim gönlümde müstesna bir yeri vardır.” ifadesiyle Ankaralıların hakkını teslim etmiştir. Atatürk’e göre Ankara’mızın Başkent seçilmesinin en önemli nedeni ise 14. yüzyılda Ahiler tarafından bir nevi Cumhuriyet idaresiyle yönetilmiş olmasıdır. Ankara’nın ve Ankaralıların tarihlerinde cumhuriyet geçmişi ve Atatürk’ün ifadesiyle “kabiliyeti”olması Cumhuriyete dayalı yeni rejimin sahiplenilmesi ve yaşatılması açısından en uygun sosyolojik ortamın Ankara’da bulunması yargısının kurucularda olgunlaşmasını beraberinde getirmiştir. Özellikle Atatürk, “Ankara Cumhuriyeti” üzerine Osmanlı ve dünya aydınlarının yaptıkları tartışmaları yakından izlemiş ve zihninde Cumhuriyet ile özdeşleşmiş bir Ankara düşüncesi oluşturmuştur. Bu nedenle aynı mülakatta Atatürk “Ben Ankara’yı coğrafya kitabından ziyade tarihten öğrendim” derken,  Ankara’nın Başkent seçilmesini “fenni” yani bilimsel olarak nitelendirmiştir.

- Ankara’yı başkent haline getiren ve Gazi Paşa’nın tüm etkenlerin önünde tuttuğu tarihi olaylardan bahseder misiniz?
- Ankara Hititlerin, Friglerin, Avrupalı bir kavim olan Galatların, sonrasında dünyanın en büyük cumhuriyet imparatorluğu olan Romalıların, Ortodoks Bizanslıların, kısa süre de olsa Arapların hâkimiyetinde kalmış ve 1073 tarihinden itibaren artık değişmeyecek şekilde Türklerin hâkimiyetine geçmiştir. Yesevi merkezli Türk İslam’ının Anadolu’daki temsilcileri olan kolonizatör dervişler -ki bundan Ahi liderler anlaşılmalıdır- yoluyla Oğuz Türklerinin Anadolu’nun bozkırına kentine dört bir yanına ve özellikle Orta Anadolu’ya yerleşmesi ile Ankara Türk yurdu hâline gelmeye başlamıştır. Daha sonraları II. Kılıçarslan şehri oğlu Muhiddin Mesut’a vermiştir. Taht çekişmeleri ve Moğol etkisi sebebiyle Selçuklular Devrinin sona ermesi ile Ankara tamamen Ahilerin egemenliğine girmiştir. Günümüze kadar ayakta kalan Ahi … adıyla başlayan sayısız eser yaptırarak Ankara’yı imar etmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden günümüze değin çok sayıda düşünürün, tarihçinin, her kademede yöneticilerini seçimle iş başına getiren Ahiler Devletine bir nevi “Cumhuriyet” idaresi nitelemesi yapmaları hiçte hafife alınacak tezler değildir.  Zira Anadolu soya sopa dayalı beylikler ile bezeliyken Ahiler her kademede seçimle iş başına gelmeyi temel ilke edinmiştir. Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi sonrası modern dönemde ortaya çıkan siyasi, idari, ekonomik, toplumsal kavram, değer ve olguları yüzlerce yıl önce hayata geçirmiş bir rejimin varlığı kendi tarihimizi ve kültürel kimliğimizi doğru anlamak açısından dikkatle üzerinde durmayı gerektirir. Millî filozofumuz Ahi Evren’in öğretileriyle biçimlenen Ahilik sistemi başta Ankara ve çevresi olmak üzere Anadolu’yu bize vatan yapan, bu topraklar üzerinde her alanda meslek sahibi olarak, rekabetçi sektörler ve dayanışmacı sosyal yapılar oluşturarak, doğumdan ölüme insanı terbiye eden kültürel, sosyal, mesleki eğitim sistemlerini hayata geçirerek, inci gibi mimari eserlerle kimlikli şehirler kurarak bizim Anadolu’da tutunmamızı ve bu toprakları yurt yapmamızı sağlamıştır. Kılıçla açılan yollar, bilgiyle, bilimle, sanatla, kültürle ve tabi ki temel ilkeleri mertlik, cömertlik ve bilgelik olan kâmil insanla pekiştirilmiştir. Bu üç ilkenin hem Ahiliğin hem de Ahiliğin “Seyfi” yani “kılıç kolu” olan Seymenliğin temel ilkeleri olduğunu da önemle belirtmemiz gerekir.


- Coğrafya tarih kadar önemli. Osmanlı’da başkentlik tartışmaları 19. yüzyılın ikinci yarısında tartışılmaya başlanıyor. İmparatorluğun Avrupa yakası önemli ölçüde kaybedilince İstanbul artık her türlü
tehlikeye açık bir serhat şehrine dönüşüyor ve yeni başkent arayışları tekrar gündeme geliyor.  Bu gelişmeleri biraz açar mısınız?

19. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti’nin jeopolitik dengesinin bozulması Balkanlarda kaybedilen topraklar, İstanbul’un artık bu büyük imparatorluğun ortalarında değil kıyısında kalması sonucunu doğuruyor. Nitekim askeri
tehditler de gelmeye başlıyor. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında, diğer adıyla “93 Harbinde”  İstanbul karadan tehdide uğruyor. Rus orduları, Yeşilköy’e kadar geliyor, top sesleri İstanbul’dan duyuluyor ve artık İstanbul’un başkentlik statüsü sarsılıyor. Ruslar Balkanları, Kafkasları elden çıkarmamıza neden olan dünyanın en ağır antlaşmalarından birini, zehir gibi Ayastefanos Antlaşmasını dikte ederek geri çekiliyor. Geri çekilmeyle birlikte artık İstanbul’un başkent olamayacağı net bir şekilde ortaya çıkıyor. Nitekim Osmanlı aydınları, Osmanlı devlet adamları, Osmanlı Paşaları ve bazı yabancı danışmanlar Başkentin iç bölgelere taşınması gerektiğini önermeye başlıyorlar. Bunlardan biri Alman Generali Von Der Goltz Paşa’dır. Goltz Paşa 1897 yılında başkentin önce Halep veya Şam’a sonrasında ise Konya ve Kayseri’ye taşınmasını öneriyor. Avrupa yakası kaybedilip gayrı müslim nüfus azalınca  İmparatorluğun geride kalan bakiyesi olan Türk ve Arap nüfus yoğunluğunu düşünerek Goltz Paşa başkentin önce Halep veya Şam gibi iki nüfusun kesişme noktasında olmasını öneriyor. Bu öneri o dönemde güdülen İslamcılık politikası ve Almanya’nın çıkarları ile de uyumludur. Ne var ki Araplar da önceki gayrı müslim teba gibi emperyal güçlerin de desteğiyle kendi millî devletlerini kurma amacıyla ayaklanınca Osmanlıcılık gibi İslamcılık görüşü de çökmüştür. Goltz Paşa bu sefer Anadolu içlerinde Kayseri ve Konya gibi şehirleri yeni başkent olarak öneriyor. Bu öneriler hâliyle uygulamaya geçememiştir.

Balkan Savaşında, Bulgar Orduları Çatalca’ya dayanınca, Başkentin taşınması ve Bursa’ya gitmesi tartışmaları yeniden alevleniyor. Türk Ocağı’nın kurucularından dönemin Kütahya Mebusu Ahmet Ferit Tek Bey, Başkentin
Anadolu’ya taşınmasını ve Anadolu dikdörtgeninin tam ortasında Kayseri yakınında Osmaniye adı altında yeni bir başkent kurulmasını teklif ediyor. Destansı direnişimizle Çanakkale’de püskürtülen düşman kuvvetleri, 1918’de Mondros Mütarekesiyle sonunda İstanbul’a girmeyi başarıyorlar ve Başkent işgal ediliyor. Dört yıl süren destansı millî mücadelemiz sonrası 93 Harbinden bu yana gündemde olan Başkentin Anadolu içlerine taşınması girişimleri 46 yıl sonra Ankara’nın Başkent olmasıyla sona ermiştir.


- Tarihçi Yılmaz Öztuna’da “Ankara’da gücü eline geçiren Ahiler, 1290 - 1354 yılları arasında bir cumhuriyet idaresi kurmuşlardı.” demiştir. O dönemi biraz açabilir misiniz? 

Ahiliğin bir kurum olarak gelişimi Anadolu Selçuklu Devleti döneminde olmuştur. Kösedağ Savaşı sonrasında Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılması, merkezi birliğin bozulmasıyla Ahiliğin siyasi işlevi artmıştır. Öztuna’nın belirttiği gibi, Ahiler Selçuklular devrinin sona ermesinden sonra Ankara’da şeyhlerine ‘Melik’ unvanı verdikleri bağımsız bir devlet kurmuşlardır. Para dahi bastırmışlardır. Ahiler, bu dönemde dinî, ahlaki, sosyal ve iktisadi bir kurum olarak kalmamış, içinde yaşanılan koşullar gereği, şehrin asayişini koruma ve dışarıdan gelen saldırılara karşı şehri savunma görevini de üzerlerine almışlardır. Bu amaç doğrultusunda Ahi organizasyonunun askeri kanadı olan ve Ankara’da bugün de yaşayan ve Seymenlik geleneğinin ve “Seymen Alayı”nın biçimlenmesinde etkin olan “Ahi Alayları” diğer bir adıyla da “Yiğit Alayları” kurmuşlardır. Seymenler, Ahi Teşkilatı'nın askeri (Seyfi/Kılıç) kanadını oluşturmuştur. Ahiler, Fetret Devrinin bitimine kadar Anadolu’da siyasi ve idari etkinliklerini arttırmışlardır. Fetret Döneminde Anadolu’da Türk birliğinin kurulmasında en önemli aktörlerden biri olmuştur. Bu kurum kentlerin yönetiminde bazen bir yerel yönetim, bazen de otorite boşluğunu dolduran egemen ve bağımsız bir güç olarak siyasi ve idari bir görev üstlenmişlerdir. Bir dönem Ahilerle iç içe yaşayan Arap seyyah İbn-i Batuta, Anadolu’daki nüfuzlarını açıkça anlatmıştır. Karamanoğulları büyük bir kuvvete sahip olan Ahileri, kendi tarafına çekip Osmanlı Beyliğine karşı güç kazanmayı çok istemişlerdir. Ancak Osmanlılar ile Ahiler arasındaki sıkı münasebet dolayısıyla bunda başarılı olamamışlardır.   Ahilerin 1362 yılında Ankara’nın anahtarını kendisi de bir Ahi olan I. Murad’a teslim etmeleri sonrası birkaç istisna dışında, yeni devletin başkenti olana kadar şehir Osmanlı Devleti’nin eyaleti veya vilayeti olmuştur.
 

- Seymenler oyunlarını icra etmek için “adı Oğuz, soyu Oğuz, töresi Oğuz” sözleri çıkıyor.  Ahilikle vücut bulan Seymenliğin geçmişini anlatabilir misiniz?
15. yüzyıl Osmanlı Tarihçisi Âşıkpaşazâde “Tevârih-i Âl-i Osmân” isimli eserinde 13. yüzyıl Anadolu’sundaki zümreleri dört gruba ayırmıştır: Gâziyân- ı Rûm, Ahîyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm ve Bâciyân-ı Rûm. Ahîler, zanaatkâr sınıfı, Abdallar, dervişleri; Bacılar kadınlar zümresini, Gâziler ise savaşçı sınıfını temsil etmektedirler. Anadolu’da ebedî Türk devletini kurmak üzere gelen Türkmen akınlarına ruh ve şekil veren, bu Türk dervişleridir. Türkler, İslâmiyet’i benimsedikten sonra eski Türk destanlarında yüceltilen “alp” tipi, “gazi” şekline dönüşmüştür. Ünlü tarihçi Köprülü’ye göre, Osmanlı Devleti, dört yüz çadırlık bir kabileden değil, bu dört büyük toplumsal kurumdan güç alarak kurulmuştur. Aksi zaten mümkün değildir. 400 çadırlık efsane Osmanlı saray vakanüvistlerinin ve onları kaynak gösteren Batılı oryantalistlerin açıklaması olup gerçeklerle örtüşmemektedir. Yeni bir inançla harekete gelen bu yeni insan tipleri, Osmanlı Devleti’nin kurucusu olmuştur. Günümüzde Ankara Kulübü bünyesinde Gâziyân-ı Rûm bünyesinde Seymenlik, Bâciyân-ı Rûm bünyesinde ise Bacıerenlik kültürü yaşatılmaya çalışılmaktadır. Seymenlik geleneği bir “eskiçeri” geleneği olarak Osmanlı Devleti’nin merkezinde yer alan “yeniçeri” teşkilatının da kurulmasında ve şekillenmesinde örnek olmuştur. Moğol tahakkümüne girmiş Anadolu Selçuklu Devleti  bakiyelerinin yoğun baskı ve zulümleriyle Batı Anadolu’daki uç bölgelere göç eden Ahi-Bektaşi  Türkmenler, bir Ahi Şeyhi olan Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Edebalı’nın yönlendirmesiyle Osmanlı Beyliği bünyesinde toplanmışlardır. Bu büyük toplumsal kurumların gücüyle bir beylikten devlete dönüşen Osmanlı’nın başta yeniçeri teşkilatı olmak üzere idari, siyasi ve ekonomik sisteminin şekillenmesinde de büyük rol oynamışlardır. Ahi ve Bektaşiler Anadolu’nun ana vatan olması uğrunda, sonsuz emek ve tükenmez öğütlerle yol göstermişlerdir. Birçoğu Horasan Erenleri arasından yetişen ya da onların eğitiminden geçen Anadolu velîleri, şeyhleri, tekke şâirleri, hem ana yurtta; Türklüğün, İslâmlığın, Türk kültürünün yayılıp yerleşmesine hizmet eylemiş, hem de kendilerinden sonra; kurdukları veya bağlı oldukları görüşlerin yaşama şartlarının halkın sevgisi ve inancı sayesinde devamlılığını sağlamışlardır. Seymen, Ankara ve çevresinde yaygın olarak Ankara Efesi, Ankara yiğidi olarak bilinir. Ankara’nın somut olmayan kültürel miraslarından Seymenlik geleneğinin kökleri, Orta Asya Oğuz Türklerinin “sökmen” geleneğine kadar uzanır. Seymenlik geleneğinin kökleri 6. yüzyıl Oğuz Türklerine kadar uzanmaktadır. Orta Asya'da doğa koşullarıyla baş etmeye çalışan kervanı bir yerden diğerine göç ederken, herhangi bir saldırıya karşı kervanı korumak, ön saflarda yer alan Seymenlerin görevidir. Seymenler, o dönemdeki adıyla sökmenler aynı zamanda savaş saflarını yaran öncü kuvvetlerdir. Seymen Orta Asya göçebe Türklerinin obaları koruyan, savaşlarda ön saflarda yer alan yiğitleri/Alpleri iken, Batı’ya göç ve İslamiyet’in kabulüyle birlikte Alperenler ve Gaziler gibi farklı statüler ve tanımlar içerisinde yer almışlardır. Devlet teşkilatının ve şehir organizasyonlarının oluşmasıyla birlikte bu gelenek biçim değiştirerek "kurumsallaşmaya" başlamıştır. Şunu özellikle belirtmemiz gerekir ki kökü Orta Asya’ya uzanan Seymenlik ve Ahilik geleneklerinin şekillenmesinde İran ve Türkistan sınırlarındaki bölgelerin ve özellikle Horasan’ın büyük etkisi vardır.   Bu bölge üç büyük medeniyetin, Türk, İran ve Hint medeniyetlerinin kesişme noktası olarak  birçok kurumun, değerin, geleneğin yeni bir sentezle şekillenmesinde âdeta bir laboratuar işlevi görmüştür. Seymenlik ve Ahilik gibi kurumların oluşması ve şekillenmesinde olduğu kadar, bilimde, kültürde, sanatta, inançta Horasan’ı, Maveraünnehir’i, Harezm’i, Buhara’yı, Semerkand’ı büyük bir önemle merkeze koymamız gerekir.

Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi öncesinde İran, Hint ve Arap kültürleriyle yoğun bir etkileşimin yaşandığı Maveraünnehir Bölgesi’nde "Gaziler (Alpler- Alperenler)" adını taşıyan bir örgütün varlığı bilinmektedir. Bu tür örgütler, devletin olmadığı veya otoritesinin zayıf olduğu durumlarda oba, köy, kasaba ve şehirleri koruyan sivil oluşumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tür örgütlenmelerin daha sonra Ahi örgütlenmesinde olduğu gibi ekonomik, sosyal, dinî, kültürel, siyasal, askeri olmak üzere birçok boyutu bulunmaktadır: O dönemlerde, 'Alperenler' (Alp-Tunga) olarak da tanımlanan Seymenlerin temel özellikleri bugün olduğu gibi mertlik, cömertlik ve bilgeliktir. Türkler, Anadolu’ya ve zamanla yerleşik yaşama geçtikçe, Seymenlerin kervanı ve obaları koruma görevi; şehirlerde düzeni, köylerde ise köyü ve gelin alayını koruma, ona eşlik etme görevine dönüşmüştür. Ankara 14. yüzyılda kardeşlik, eşitlik, paylaşım ve demokratik esaslar üzerine kurulu Ahiler Devleti'ne ev sahipliği yapmıştır. Seymenlik geleneği Ankara’da devlet kuran Ahiler döneminde yeniden biçimlenmiştir. Zira mertlik, cömertlik ve bilgelik ilkelerini esas alan Seymenler de Ahi Teşkilatı'nın askeri (Seyfi/Kılıç) kanadını oluşturmuştur. Bugünkü tanımıyla "Seymen Alayı" ya da Ahiler döneminde "Yiğit Alayı" denilen gelenek o devirlerdendir ve Atatürk’ün talimatıyla kurulan derneğimiz tarafından yaşatılmaya çalışılmaktadır. Ankara Ahiler Devleti’nde şehir merkezi, kasaba ve köylerin koruyucusu, muhafızı olarak Seymenler işlev görmüştür. Sivillerden oluşan ve gönüllü bir kurum olan Seymen Alayları, zorunlu durumlarda ve çoğu kez savunma amaçlı olarak işlev görmüştür. Seymenlik, ruh ve beden terbiyesini de içine alan, binlerce yıllık geçmişe sahip bir Oğuz geleneğidir. Seymenliğin Alperenlik ile Ahilik statülerinde olduğu gibi; cömertlik, mertlik ve bilgelik temel ilkelerinden oluşan üçlü bir sacayağı üzerine oturmaktadır.


- Seymen kelimesinin etimolojik kökeni nedir?
Seymen kelimesinin etimolojik kökenine ilişkin olarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan en yaygını Seymen / Seğmen terimi Farsça bir ifade olan "segban" ile ilişkilendirilmekte ve "bayram günlerinde,düğünlerde törene yerli giysilerle, atlı ve silahlı olarak katılan yiğit" olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde Uluğ’a göre de Seymen, Sekban kelimesinden türetilmiştir. Diğer yandan Uluğ bir adım daha öteye giderek, Sekban’ın öz Türkçe bir terim olan "Sökmen" kelimesinden geldiğini belirtmektedir. Sökmen ise savaş saflarını yaran öncü kuvvetlere, "yiğitlere" verilen addır. Halk ağzında bu terim zamanla Seymen’e çevrilmiştir. Seymen terimini sekban ile ilişkilendiren bir diğer tarihçi E. B. Şapolyo’ya göre, II. Mahmud’un kurduğu Sekban Teşkilatı adını Seymen kelimesinden almıştır. Tarihçilerin üzerinde uzlaştığı gibi Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda Ahilerin ve Bektaşilerin önemli bir yeri olmuştur. Ahilerin güçlü olduğu ve hatta 14. yüzyılda bir nevi Ahi anayasası olan "fütüvvet" esasına dayalı bağımsız bir Cumhuriyet kurduğu Ankara’dan, birçok Ahi değeri gibi Ahilik örgütlenmesinin bir parçası olan "Yiğit Alayı" ve "Seymenlik" geleneği Yeniçeri Ocağı’na ve Osmanlı Devleti’nin diğer kurumlarına geçmiştir. Bu durumda Seymen kelimesinin daha sonradan oluşan Sekban birliklerinden değil; Yeniçeri Ocağındaki Sekban birliklerinin daha köklü bir gelenek olan Seymenlik geleneğinden türetildiğini ifade edebiliriz.


- Seymenlik kültürünün Ankara ile özdeşleşmesi, âdeta şehrin marka değeri hâline gelmesini nasıl açıklarsınız?
Seymenlik kültürünün ana damarı Orta Asya ve özellikle Horasan bölgesidir. Ancak, Türklerin Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde yeniden şekillenmiş, Anadolu’da yeniden üretilmiştir. Bugünkü hâlini almasında, Ahi örgütlenmesinin büyük rolü olmuştur. Ahi Devleti’nde şehrin ve çevrede yer alan kasaba, köylerin koruyucusu ve muhafızı olarak Seymenleri görmekteyiz. Sivillerden oluşan ve gönüllü bir kurum olan Seymen (Yiğit) Alayları, zorunlu durumlarda ve çoğu kez savunma amaçlı olarak işlev görmüştür. Mertlik, cömertlik ve bilgelik ilkelerini esas alan Seymenler de Ahi Teşkilatı'nın askeri kanadıdır. Bugünkü tanımıyla  "Seymen Alayı" ya da Ahiler döneminde "Yiğit Alayı" denilen Türk geleneği de o devirlerdendir ve yalnızca Ankara'da korunmuştur. Bunun bir nedeni Ahilerin Ankara’da bağımsız bir devlet kurmalarıdır. Ahi Devletinin kurum ve gelenekleri bu devlet ortadan kalktıktan sonra da uzun süre yaşamıştır. Bir diğer neden ise, Ankara ve civarında yer alan çoğu köy ve kasaba yerleşim biriminin Oğuz boylarıyla dolu olması ve birçok yerleşim biriminin adını Oğuzların 24 boyundan almasıdır. Örnek olarak Çubuk'ta Kınık, Kargın, Çavundur, Elmadağ eteğinde Bayındır, Kırbız, Kusunlar, Ayaş'ta Kayı, Gökler,  Hüseyin Gazi Dağı eteğinde Peçenek, Yazır, Dodurga, Kayaş, Bala'da Avsar, Gölbaşı'nda Eymür ve Bökdüz gibi köylerimizi sayabiliriz.

 

- Bir asır öncesine, millî mücadele hareketinin başladığı 1919 yılına dönersek,  o zamanlar Ankara’daki sosyal ve ticari hayat, demografik yapıyla beraber  ekonomik durumu nasıl açıklarsınız?
- 1838 yılında İngilizlerle yapılan Serbest Ticaret Antlaşması sonrası tüm Osmanlı coğrafyasında yer alan şehirler gibi Ankara ekonomisi de çökmüştür. Belki de en çok etkilenen şehirlerin başında Ankara gelmektedir. Şehrin en önemli geçim kaynağı olan tiftik üretimi ve sof üretimi ortadan kalkmış İngiliz fabrika ürünü dokumalar piyasaya girmiştir. Tiftik keçisi tekelimiz kırılmış başka ülkelerde üretilmeye başlanmıştır. Haliyle 19. yüzyıl birçok üreten esnaf zanaatkâr Osmanlı şehri gibi Ankara’yı da perişan etmiştir. Ayrıca, doğal ve toplumsal felaketler, salgınlar, yangınlar derken Ankara eski ihtişamlı günlerini kaybetmiş ve bakımsız bir Anadolu kasabasına dönüşmüştür. Bu durum Ankaralılarda hem ekonomik sisteme, hem de bu sisteme bağımlılığa yol veren yönetime karşı öfkenin birikmesine neden olmuştur.  19. yüzyılda en önemli gelişme demiryolunun Ankara’ya gelmesidir. Önemli yolların kavşağı üzerinde olan Ankara, 1892 yılında Bağdat demiryolunun bir istasyonu hâline gelmesi sebebiyle daha seçkin bir mevkii haline gelmiştir. 19. yüzyıla kadar medreseler, Hıristiyanlara da ait olan sıbyan mektepleri, camileri, hanları, tekke ve hamamları ile ticaret yönünden zengin ve mamur durumda olan Ankara, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İmparatorluğun yaşadığı siyasi olaylar ve savaşlar tüm yurdu etkilediği gibi Ankara’yı da derinden etkilemiştir. Erkek Türk nüfusun çoğunluğu savaşlarda şehit olmuştur. I. Cihan harbi yıllarında muhtemelen kasıtlı çıkarılan yangınla şehrin yarısı harabe olmuştur. Yani millî mücadeleye girerken Türklerin çoğu savaşlarda ölmüş, kalanların ekseriyeti sakat olmuştur. Gayrimüslim tebaanın askerlikten muaf olması sebebiyle, ticaret Türklerin elinden iyice çıkmıştır.   Kısacası tüm yurtta olduğu gibi Ankara’da da ticaretin tamamına yakınır.

- 30 Ekim 1918 sonrası Musul, İstanbul ve diğer şehirlerin işgali ile başlayan süreç; nihayetinde 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’e girmesi ile milletin moral motivasyonu dibe inmişken,  dört yılda Ankara’da neler oldu da, Türk’ün kaderi değişti?
- Mondros Mütarekesi sonrası Ankara’ya Damat Ferit Paşa, Muhiddin Paşa’yı vali olarak atamıştır. Valinin himayesi ile “İngiliz Muhipler cemiyeti” şubesi açılmaya çalışılmıştır. Yabancı askeri birliklerin şehirde yaptıkları uygunsuz ve tahrik edici hareketler, halkta Millî duyguların uyanmasına vesile olmuştur. Halk işgalcilerin isteklerine boyun eğmemekte ve kurdukları “Azmi Millî Cemiyeti” mukavemet göstermeye başlamıştır. O dönemde Damat Ferit Hükümeti’nin ve Vali Muhittin Paşa’nın baskılarının yaşandığı sırada bir telgrafhane vakası yaşanmıştır. Telgrafhane vakasında, İstanbul hükümetinin tanınmama kararı vardır. Vali Muhittin Paşa’nın millî mücadeleye karşı baskıcı bir tutumu vardı. Bu yöndeki tüm girişimleri baskılamaya çalışmaktadır. Vali’nin 11 Eylül 1919’da Kırıkkale ve Kırşehir civarına bir teftişe gitmesi kararına karşı, Vali’ye karşı Ankara’da büyük tepkiler oluşmaya başlamıştır. Telgrafhane vakasının sebebi budur. Ankara’nın önde gelenleri toplantı yaparlar ve toplantıda da padişaha bir telgraf çekilmesi kararı çıkar. Vali’yi padişaha şikâyet etmek amacıyla Hacı Atıf ve Hoca Ahmet Efendi bir telgraf çekerler. Telgrafhanede padişahın saray telgrafhanesine gelmesini
isterler. Telgrafhane saray yerine Babıali’deki telgraf makinesine bağlanır. Telgrafın ucunda Sadrazam Damat Ferit Paşa vardır. Atıf Efendi: “Ankaralılar Zât-ı Şahaneleri ile mühim bir mesele için görüşmek istiyor.” der. Damat Ferit Paşa ise: “Halktan birileri doğrudan doğruya Zât-ı Şahaneleriyle görüşemezler,  diyeceğinizi bana söyleyin ben arz edeyim.” der. Israrcı olan temsilci Ankaralılar, “Biz padişahımızı istiyoruz.” diyerek taahhütlerini yinelerler. Ferit Paşa da sert bir şekilde, “Hayır millet padişahla görüşemez.” diyerek talebi geri çevirir. Bunun üzerine hiddetlenen Hoca Atıf Efendi, “Öyleyse Ankaralılar da ne senin gibi  sadrazamı ne de senin padişahını tanımıyor.” diye son sözü söyler. Ankara’nın millî mücadele günlerine bu olay “Telgrafhane Vakası” olarak geçmiştir.Bu aynı zamanda Anadolu’dan İstanbul hükümetine karşı çekilen ilk isyan telgrafıdır. Bu olayın yaşandığı bina, 1926 yılında Hukuk Mektebi olarak kullanılıyor. Aynı zamanda Atatürk’ün millî mücadeleyi ve İstiklal Savaşı’nı telgraf aracıyla yürüttüğü binadır. Ankara’daki millî mücadele ruhuna ilişkin olarak bir diğer olay da, Vali Muhittin Paşa’nın tutuklanmasıdır. Vali Muhittin Paşa 12 Eylül 1919 da Kırıkkale’nin Kırşehir civarında tutuklanmıştır. Tutuklanan Muhittin Paşa, daha sonra Sivas’a Heyet-i Temsiliye’ ye gönderilir. İstanbul Hükümeti ise Ankara’yı elden çıkarmamak için Ankara ya yeni bir vali atama hazırlıklarına gider. İstanbul Hükümetinde Rıza Paşa kabinesi vardır. Ziya Paşa’nın Ankara’ya vali atanması arzulanmaktadır. Ankaralılar da bu durumdan hoşnut değildir. Zira Damat Ferit Paşa daha önce Ziya Paşa’yı, Ankara’ya tayin etmiştir. Amacın Ankara’daki millî hareketi söndürmek olduğunu düşünülmektedir. Müftü Rıfat Efendiyle, Belediye Reisi Kütükçüoğlu Ali Bey sert bir dille yoldaki yeni Vali’ye mektup yazarak eski Vali Muhittin Paşa ile aynı kaderi paylaşacağını belirtirler. Bunun üzerine Vali Eskişehir’den geri döner. Sonrasında Müftü Rıfat Efendi’nin idam kararı çıkar. Yeni Vali vekili ise, Defterdar Yahya Galip’tir. Ankaralılar tarafından “Hakan” olarak adlandırılmıştır. Yeni valiyle birlikte Muhittin Paşa döneminde tutuklananlar serbest bırakılmıştır. Vali Eylül 1919’ dan, Haziran 1920’ye kadar görev yapmış ve Ankara Heyet-i Temsiliye için artık güvenli bir yer konumuna gelmiştir. Bunun bir önemi şudur ki: Kargaşa ve kaos ortamında Ankaralılar kendi kendisini yönetecek ve görevlendirecek kişi ve kişileri görevlendirerek bu dönemde fiilen bağımsız bir yönetim altında varlığını sürdürmüştür. Millî mücadele dönemindeki bir diğer olay ise, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurulmasıdır. Ankara Müdafaa-i Hukuki Millîye Cemiyeti’nin 29 Ekim1919’da aldığı ilk kararda; başkan Müftü Rıfat Börekçi’dir. Üyeler Binbaşı Fuat Bey, 20. Kolordu Temsilcisi Yahya Galip Bey, Defterdar Vali Vekili ve Ankara eşrafından isimler yer almaktadır. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti çok önemli işlere imza atmıştır. Bunlardan birisi Şeyhülislam’ın Müftü Rıfat Börekçi ve Heyeti Temsiliye üyelerinin idamı için verdiği fetvadır. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Şeyhülislam’dan gelen bu fetvayı ulema kararı ile bekletmesidir. Bir diğer önemli katkı da Anadolu Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Ankara’daki Kuvayi Millîye Müfrezesinin oluşturulması ve bu müfrezenin Batı cephesini güçlendirmesidir. Bunların bazıları Seymen kıyafetlidir, bazıları kara kalpaklıdır. Sonra da Atatürk’ün Ankara’ya gelme kararını bildirdiğini görmekteyiz.
 

- 27 Aralık 1919 tarihi Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geliş tarihidir. Ankaralıların “Kızılca Gün” olarak andığı olayı anlatırmısınız?

Seymenlerin atlı ve yaya olarak bir araya gelmelerine “Seymen Alay düzülmesi” deniliyor. Seymen alayları millî ve önemli günlerin dışında millet dâra -zorluğa -düştüğünde toplanıyorlar. Seymen alayları bunalım ya da geçiş
dönemleri olarak da nitelendirilebilecek "Kızılca Günler" de kurulan bir Oğuz töresidir. Diğer bir deyişle, millî felaket günlerinde, bir beyliğin ya da devletin yıkılışında; yeni devleti kurmak ve yeni lideri seçmek için Seymen alayları tertiplenmiştir. Seymen alaylarını, Enver Behnan Şapolyo “Ankara halkı, tarihin pek eski devirlerinden beri Seymen düzülme adı verilen bir Türk ananesini millî vicdanında gizli bir sihir olarak yaşatmakta idi. Seymen alayı, daima kızılca günlerde kurulurdu. Yani millî felâket günlerinde, bir beyliğin ve devletin yıkılış sıralarında” şeklinde ifade etmiştir. Seymen alayları düzülmesimillî bir uyanış ve galeyan hâlidir. Bir anlamda müzakere ve çözüm ortamının yaratılması için “Kamutay” oluşturmaktır. Ankara’nın kasabalarından ve köylerinden atlı ve yaya çok sayıda Seymen ile kalabalık bir halk grubu Ankara’yı doldurmuştur. O zamanlar 17 bin civarında olan Ankara’nın nüfusu, kazalardan ve çevre illerden gelenlerle birlikte 80 bin kişiyi bulmuştur. 3000 atlı ve 700 yaya Seymen büyük bir coşkuyla Mustafa Kemal Paşa’nın yolunu gözlemeye başlamıştır. Bu tarihte benzerine az rastlanır bir galeyandır. Atatürk’ün karşılandığı 27 Aralık “Seymen Alayı” basit bir karşılamadan öte, ülkeyi içinde bulunduğu karanlıktan kurtaracak yeni bir liderin, dağınık olarak sürdürülen millî mücadele hareketini şahsında toplayacağına inanılan önderin, Ankaralılar tarafından seçilmesidir. Bu sivil oluşum ve tarihte eşine az rastlanır halk desteği, millî mücadeleyi taşıyacak olan Mustafa Kemal Paşa’ya ve Kuvayı Millîyecilere olağanüstü bir moral güç vermiştir. Seymenlik geleneğinin köklü tarihinde kurulan son büyük Seymen alayı olmuştur. Anadolu işgal altındayken Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara'ya gelmesi ve görkemli karşılanışı, tıpkı Oğuz geleneğindeki gibidir. Selçuklu Devleti’nin Cend’de kuruluşu,Osmanlı Devleti’nin Söğüt’te kuruluşu bu geleneğe çok benzetilmektedir. Halk, Oğuz töresinde olduğu gibi liderini seçmiştir.


- Mustafa Kemal Paşa’nın, Seymen ocağına bakışı nasıl olmuştur?
23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açılmış; 5 Ekim 1922 tarihinde Milletvekili Seçimi Kanununda “Misak-ı Millî sınırları içerisinde doğmamış olan veya Misak-ı Millî sınırları içerisinde en az 5 yıl süreyle görev yapmamış olanlar milletvekili seçilemezler.” şeklindeki talihsiz yasa değişikliği girişimi sebebiyle, Ankaralıların teklifi üzerine Gazi Mustafa Kemal Paşa “Ankara Hemşeriliğine” kabul edilmiştir. 13 Ekim 1923’te Ankara Başkent ilan edilmiş ve 19 gün sonrada Cumhuriyet ilan edilmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kadim Türk yurdu Ankaralıların vefasını, yiğitliğini hiçbir zaman unutmadığını “Ankara'nın ve Ankaralıların benim gönlümde bambaşka bir yeri vardır." diyerek dile getirmiştir. 5 Ekim 1922 tarihinden itibaren resmi olarak Atatürk hemşerimizdir.   27 Aralık 1919’dan bu yana da Seymen başımızdır. Kuşkusuz Atatürk’ün Seymenlik geleneğine ve Seymenlere büyük bir sevgisi vardır. Ankara’nın yiğitlerini unutmayı bırakın onlardan hiç kopmamış ve Seymen ocağının daima tütmesi için “Seymenlik geleneğini yaşatın” diyerek, 1932 yılında Ankara Kulübü’nün kurulması talimatını vermiştir. Birçok toplantıda sık sık Seymenlerle biraraya gelmiş sohbet etmiş, saz dinlemiş, türkü söylemiş, zeybek oynamıştır. Ankara’nın merkezinde, köy ve kasabalarında çoğu zaman tek başına gezerek Seymenlerle kahvelerde, çeşitli toplantılarda zeybek oynamış, muhabbet etmiştir. Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da itibaren omuzdaşı olduğu Seymenlere büyük bir sevgisi, saygısı olduğu gibi tüm Seymenlerin de Atatürk’e hiçbir zaman eksilmeyecek çok büyük bir sevgisi, saygısı ve bağlılığı vardır. Bilinmelidir ki Seymenlerin gönlünde Atatürk sevgisi ve bağlılığı hiç eksilmeyecek, Atatürk’ün ışığı hiç sönmeyecektir.


- Zeybek, Efe, Yâran, Seymen gibi kadim Türk tarihinin “somut olmayan kültürel mirasları”  günümüzde de bir avuç gönüllü kuruluş tarafından yaşatılmaya çalışılıyor. Bir oğuz geleneği olan Seymenliği yaşatma çabalarınız günümüz gençliğinde karşılık buluyor mu?
Modern dünyada gelenekleri pre-modern dönemlerdeki biçimleriyle aynen yaşatmak tabi ki güçtür. Ancak şunu da ifade etmeliyim ki gelenekler de sürekli değişim hâlindedir. Seymenlik geleneğinin Orta Asya’daki kökleri, damarı farklıdır. Horasan bölgesinde çok daha farklı şekillenmiştir. Anadolu’da tamamen farklı bir biçim almıştır. Yaklaşık bin yıllık Anadolu tarihimizde de sürekli değişime tabi olmuştur. Değişim kaçınılmazdır. Önemli olan değişime içeriğini, özünü, ruhunu kaybetmeden uyum sağlayabilmektir. Seymenlik geleneği Türklerin binlerce yıllık köklü ve asil bir kurumu olduğu için, bunca dışsal etkiye, etkileşime ve binlerce yıllık uzun zamana rağmen özü itibarıyla ayakta kalabilmiştir. Bundan sonra da hem modern dönem ve içinde bulunduğumuz postmodern dönemde hem de gelecekte yaşayacaktır, yaşatılacaktır. Zira seymenlik çok köklü, asil ve ruhu olan bir kurumdur. Günümüzde Seymen, ülkemizin üzerine kurulu olduğu temel değerleri, Başkent Ankara’nın kültürel değerlerini bilen, Atatürk ilke ve inkılaplarını kendine rehber edinmiş, bu doğrultuda yaşayan, tüm bu değerlerimizin devamlılığını sağlamak üzere maddi ve manevi fedakârlıkları esirgemeyen; kızılca günlerde vatan için canını kırpmadan veren, barış gününde de ülkesini çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak amacıyla çalışan eğitimli, kendini geliştiren, ayakları üzerinde duran kişi olarak tanımlanabilir. Popüler kültürün yoğun etkisine rağmen Başkent gençliği, kulübümüzün çalışmalarına bir kez katıldıktan sonra, artık bu kültürün bir elçisi olarak hayatını sürdürmektedir ve kırda, kentte Seymenlerimizin sayısı her geçen gün artmaktadır. Ferfene etkinliklerinde  ve Seymen çalışmalarımızda uygulanan ritüeller genç nesillerin ilgisini cezbetmektedir.   Bu vesileyle yaş, makam, mevki fark etmeksizin tüm kesimleri Seymen çalışmalarımıza   katılmaya davet ediyorum. Atalarımızdan yadigar kalan bu köklü geleneğimizi birlikte yaşayalım, yaşatalım ve gelecek nesillerem.


- Sayın başkanım, Seymen ocağınız daim tütsün, Türk kültürüne verdiğiniz katkılardan dolayı “Türk Yurdu” olarak teşekkür ederiz.
- Türk Yurdu Dergimize yayın hayatında başarılar dilerim.


(Kaynak: Türk Yurdu Dergisi, Kadir Çimen, Aralık 2019, Yıl:108-Sayı:388)

YORUM EKLE
YORUMLAR
Fahrettin Barinal
Fahrettin Barinal - 2 ay Önce

Destek olarak , Ankara'nın Başkent oluşu rahmetlik Gazi Mustafa Kemal malumunuz iyi bir tarihci ve matamstikci ydi özellikle Türk tarih konusunda rahmetlik Fatih Sultan Mehmet din babası 2 murt tasasufu konulara pek meraklı bu konularda çok sohbet ederdi özellikte Ankara'nın solfasıl köyünden Hacı Bayram Veli hazretleriyle Hacı Bayram Velinin Ankaralı olması ve Ankara'nın kutsallığına inanirdi düşman Polatlı ya geldi Ankara'ya gelemedi Gazi paşa dini yönden çok mükembel oldugu için. 2 , murat gibi Hacı Bayram Veli çok severdi inanirdı Hacı Bayram Veli aynı zamanda Fatin hacası Akşemsettin hacasıdır malumuz Gazi paşa bunları bildigi için Ankara'ya özel bir sevgis vardı 2 muhttn paşayı bertaraf etmek için çebesoy paşa görevlendirildi başarılı olunamadı bunun özerin Gazi paşa canarkadaşı Kırşehir milletvekili Cerit bey keskinli Rahmetli Riza beyi benimde soyumdan görevlendirdi Rıza bey Elmadagı Kırıkkale arasındaki kılçlar mevkinde Ankara valisinie ziyafeti çekmek bahanesiyle oraya çekti tesirsiz hale getirdi Atatürk'ün yolu bu şekilde açıld ancak Ankara'ya gelmek hâlâ zordu bunun üzerine certoglu Rıza bey Kırşehir'de 200 keskin ve civarindan 300 atlıyıa emir verdi Atanın Ankara'ya sag salim gitmesi için 2 gurup yaptı bir kısmını Kesikköprü tarafına bir kismın kama ,çelebi, köprüköyü üzerine yönlendirdi herhangi bir sukaste karş ataya zarar gelmesin diye sagsalim yüzünün akıyla igdebeli köprüköyünden Ankara'ya ulaşt Allah hepsine rahmet eylesin ,3 Ankara ve çivarında oguz boyunun 19 mevcuttur saygılarıml