Tarih Boyunca Çankırı Depremleri

“Kuzey Anadolu Fay hattını buldum, lakin bunu anlatacak siyasetçi bulamadım!”

(Prof. Dr. İhsan Ketin)

İnsanoğlu ulaştığı teknolojik imkânlara rağmen, depremin ne zaman olacağı sorusuna henüz bir cevap bulamamıştır. Depremle ilgili en önemli bilgi kaynağı, geçmişte yaşanan tecrübelerdir. Önceki yıllarda yaşanan depremlerin büyüklüğü hakkında, tarihî kaynaklar bize oldukça değerli bilgiler sunmaktadır. Bu bilgiler, günümüz teknolojisinin imkânları ile birleştirildiğinde ortaya çıkan sonuçlar, bize nerede ve ne kadar şiddette deprem olacağını açıkça söylemektedir. Bilim adamlarımız deprem konusunda üzerlerine düşen görevi fazlasıyla yapmakta ve gerekli uyarılarla toplumu defalarca ikaz etmektedirler. Bize -ülke yöneticilerine- düşen görev ise, bilim adamlarımızın değerli uyarılarını dikkate almaktır.

Tarihî gerçekler ve günümüz araştırmalarına göre, ülkemizin bir deprem bölgesi olduğu acı bir gerçektir! Bu gerçeğe rağmen, nerelere uğrayacağı belli olan, fakat ne zaman geleceği belli olmayan bu davetsiz “misafir” için ne kadar hazırlıklıyız? Bunun cevabını, kendi kuşağımın da şahit olduğu ve Ankara’da bile, beni az daha yataktan düşürecek kadar sarsan, 17 Ağustos 1999 depreminden sonra yaşanan gelişmelere bakarak verebiliriz. 17 Ağustos ülkemiz için bir milat olacak ve bundan sonra, ülke olarak hiç bu kadar hazırlıksız yakalanmayacaktık! Peki, ne oldu? Deprem hükümetleri bile değiştirdi ama zihniyeti asla değiştiremedi. Deprem üzerine yıllarca nutuklar atıldı. Hatta daha üç sene önce “Afet azaltma kapsamı” altında, bir Millî Mücadele kalesi olan Kahramanmaraş’ın, depreme dayanıklı il haline getirilmek üzere pilot şehir olarak ilan edilmesine şahit olduk. Bu habere çok sevinmiştik. Çünkü peşi sıra civar iller ve tüm ülke geneli, “Güvenli il” kapsamına alınacaktı. Ülkeyi yönetenler, “Deprem adına önemli işler yapıyor” diye düşünmüştük. Ancak, yine bir deprem felaketi ile tüm gerçekler acı bir şekilde ortaya çıktı. Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat 2023 depremleri, bu konuda maalesef bir adım bile atılmadığını, bize çok acı bir şekilde gösterdi. İşte o zaman anladık ki, bilimsel ve tarihi gerçekler, popülist politikalar karşısında bir kez daha mağlup olmuştu.

Ülke olarak aslında biz bu aymazlığa, gaflete hiçte yabancı değiliz. Bunu anlamak için, 16 Aralık 1995 tarihinde kaybettiğimiz, ömrü deprem çalışmaları ile geçen ünlü Türk jeolog, Prof. Dr. İhsan Ketin’in hayatına şöyle bir bakmak yeterli olacaktır. İhsan Ketin, Atatürk'ün her alanda yetkin bilim adamları yetiştirmek için yurtdışına gönderilmesini istediği gençlerden birisi olarak, 1932 yılında Almanya'ya gitmişti. Zamanla ülkemizde "Jeolojinin Babası" diye anılan Prof. Dr. İhsan Ketin, yurt dışında da 1948 yılında "Kuzey Anadolu Fay Hattı"nın gerçek yapısını meydana çıkarmasıyla tanınmaktadır.

Şekil: 1- Prof. Dr. İhsan Ketin'in keşfettiği kendi çizimi ile Kuzey Anadolu Fay Hattı                    

“Kuzey Anadolu Fay hattını buldum, lakin bunu anlatacak siyasetçi bulamadım!”

Prof. Dr. İhsan Ketin, 1939 Erzincan depremi ile 1942 Niksar, 1943 Tosya, 1944 Gerede ve 1946’da Çankırı’da yaşanan depremler üzerinde çalıştı. Araştırmaları ile Erzincan’dan batıya doğru uzanan deprem kuşağını ortaya çıkardı. Çalışmalarını 1948’de, batıya doğru hareket eden ‘‘Anadolu Bloku’’ adını verdiği çalışmasıyla, dünyaya duyurdu. İhsan Ketin, ‘‘Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın güneyinde de benzer bir yapı olabilir.’’ diye uyardı ve onun teorik açıklamalarını bu kez öğrencileri araştırdı. 1971 Bingöl depreminin ardından yapılan çalışmalarla, 6 Şubat 2023 tarihinde merkezi Kahramanmaraş olan depremlere sebep olan “Doğu Anadolu Fay Hattı” gerçeğine ulaştılar. İhsan Ketin, “Kuzey Anadolu Fay Hattı” üzerinde, sanayi bölgelerinin kurulmaması yönünde bütün hükümetleri uyarmasına rağmen, uyarıları dikkate alınmadı. Ketin, “Körfez’e büyük sanayi tesisi kurmayın.” diye diretti. Ancak sözü yine dinlenmedi. Erzincan ve Adapazarı şehirlerinin, bugünkü yerlerine kurulmaması gerektiğini de söyledi. Yüze yakın makale ve çevirisi bulunan Prof. Dr. İhsan Ketin, yurtdışında yaptığı çalışmalar ve yayınladığı makaleler nedeniyle de birçok defa ödüllendirildi. Ancak Ketin’in çabaları, popülist politikalar uğruna hiç dikkate alınmadı. Kendisi bu durumu, “Kuzey Anadolu Fay hattını buldum, lakin bunu anlatacak siyasetçi bulamadım.” sözü ile dile getirdi. Maalesef bu söz, günümüzde de tüm çıplaklığı ile geçerliliğini korumaktadır.

Son depremler ile ülkemiz çok ağır bir darbe aldı. Bunun ülkemize faturasının ekonomik yük dışında; güvenlik, siyasi ve demografik yapının değişmesi olarak karşımıza çıkacağı, şimdiden konuşulmaktadır. Ancak, yüce Türk milleti bu yükün altında da kalkacaktır, lakin bu hiç kolay olmayacaktır. Bunun içindir ki, memleketi yönetenlerin mutlaka birlik beraberlik içerisinde, tarih bilinci ve bilimin ışığında hareket etmeleri elzemdir.

Mükemmel Bir Erken Uyarı Sistemi: Tarih

Bugün gördüğümüz tablo ve yaşadıklarımız, bize “tarih” biliminin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Tarih, geçmişteki olayları, yer ve zamana göre, neden-sonuç ilişkisi içerisinde araştırmakta ve insanlığın hizmetine sunmaktadır. Ülke yöneticileri de bu araştırmalardan, mutlaka ders çıkarmalıdırlar. Siyasi iktidarlar, yönettikleri/yönetmeye aday oldukları coğrafyanın tarihini iyi bilmelidirler. Hatta öyle ki, ülke ve insanlık tarihinin en azından son üç yüz yılını bilmeyenler ve bu sınavdan geçemeyenler ne milletvekili ne de devletin herhangi bir kurumunda, yönetici olamamalıdırlar. Devlet adamları, Türk tarihinde yaşanan afetleri, devletlerarası ilişkileri, savaşları, ekonomik krizleri, geçmişte yaşanan hataları, kısaca dostunu ve düşmanını iyi bilmeli, tehlikeyi çok önceden sezinlemelidirler. Geçmişteki hatalardan ders almayı ve bu hataları bir daha tekrarlamamayı, bize tarih bilimi gösterir. Bu sebeple ki tarihin, “Mükemmel bir erken uyarı sistemi.” olduğu söylene gelmiştir. Tarihte yaşananları iyi bilen ve bu doğrultuda tüm şartlara karşı hazırlıklı olarak, organize olmayı başaran toplumlar, her türlü afet karşısında ayakta kalmayı başarır, hiçbir beka meselesi yaşamadan yollarına güvenle devam ederler.

Mükemmel bir erken uyarı sistemi olan Tarih, bize deprem konusunda da en değerli uyarılarını sürekli yapa gelmiştir. Anadolu’da hangi tarihte ve hangi bölgede deprem olmuşsa, araştırmacılar tarafından gün yüzüne çıkarılmıştır. Şimdi, yapılan bazı araştırmalar ışığında, İstanbul, Çankırı ve diğer illerimizde meydana gelen bazı depremlere şöyle bir göz atalım…

İstanbul Depremleri

Küçük kıyamet adıyla anılan 1509 İstanbul Depremi, kırk beş gün süren artçı sarsıntıları ile can ve mal kaybına yol açmıştır. Yüz dokuz cami ile binden fazla ev hasar görmüş ve ölü sayısı beş bini bulmuştur. Surların bir kısmı yıkılmış ve çatlamıştır. Kızkulesi, Yedikule ve Karaman semtleri harap olmuştur. Ayasofya camisinin sıvaları dökülmüş, Fatih camisinin kubbe sütunları çatlamıştır. Deprem civar illeri de etkilemiş, Edirne’de evler yıkılmıştır. Sultan II. Beyazıt’ın yattığı odanın tavanı çökmüş, padişah başka bir odada olduğu için kurtulabilmiştir. Su bentleri yıkılmış, alçak semtler sular altında kalmıştır. Tsunami sebebiyle, denize yakın evler yerle bir olmuştur. Padişah, uzun süre saray bahçesine kurulan çadırda kalmıştır. Halk bahçelerde ve kırlarda gecelemiştir. Depremler sona erince enkazların kaldırılması ve şehrin imarı için ek vergiler konulmuştur. Anadolu ve Rumeli’den, altmış altı bin kişi çalıştırılmak üzere İstanbul’a getirilmiş, ayrıca kireç yapımı için on bin kişi görevlendirilmişti. İki ay süren çalışmalarla kale surları, pek çok köprü yeniden yapılmış, bu depremden sonra, daha hafif malzemelere, depreme daha fazla dayanabilen ahşap malzemeye önem verilmeye başlanmıştır.

1509 depreminden 139 yıl sonra, 28 Haziran 1648’de akşamüzeri yaşanan depremi, tarihçi Naima “Nice evler ve minare külahları yıkıldı ve benzeri bu asırda görülmemiştir.” diye anlatmıştır. 

11 Temmuz 1690 depremi de akşam namazından sonra meydana geldiği için, can kaybı fazla olmuş; birçok cami, hamam ve evle birlikte Topkapı surları yıkılmış, tahrip olmuştur.

1719 yılında gerçekleşen depremde ise Selimiye camisinin minareleri yıkılmış ve çok fazla insan kaybı oldu. Yedikule’den Ahırkapı’ya kadar, kale surları hasar görmüş; deprem İzmit Körfezi ve çevresinde de etkili olmuş, İzmit gümrük binası da denize kaymıştır.

3 Eylül 1734 günü akşam meydana gelen ve iki dakika kadar süren depremde çok sayıda bina yerle bir olmuştu. 30 Temmuz 1752’de meydana gelen deprem, asıl tahribatı Edirne’de yapsa da İstanbul’u da etkilemiştir.

23 Mayıs 1766’da Kurban Bayramı’nda meydana gelen depremin şiddeti, 1509 depremine yakındı ve şehirde pek çok evi yıktı. Deniz kabardı. Padişah III. Mustafa, saray hasara uğradığı için şehri terk etti. Pek çok cami yerle bir oldu. Yıkılan Fatih camisinin yerine yenisi yapıldı.

1 Mart 1855 tarihinde meydana gelen Bursa merkezli deprem, “Bursa’da Küçük Kıyamet” diye anılmaktadır. Depremle, Sultan Osman ve Sultan Orhan türbeleri tamamen, Sultan II. Murad ile Yıldırım Beyazıt camilerinin minareleri, Ulu caminin de yedi kubbesi yerle bir oldu. Cevdet Paşa, “Tezakir” adlı eserinde, İstanbul ve Bursa’da depremin yol açtığı hasarları ayrıntısı ile ele almıştır.

Osmanlı Devleti zamanında ki son büyük deprem, 10 Temmuz 1894 tarihinde gerçekleşmiş olup, depremlerin en şiddetlisi olmuştur. Bu yüzden “Büyük Hareket-i Arz” diye anılmıştır. Deprem öğle vakti hafif bir sarsıntı ile başlamış, ardından çok şiddetli sarsıntı meydana gelmiştir. Halkın panik hali daha çok can kaybına yol açmıştı. Deniz önce geri çekildi, sonra şiddetli dalgalar halinde karaya vurarak, ne kadar gemi, kayık varsa hepsini parçaladı. Kapalıçarşı’nın duvarları, esnaf ve müşterilerin üzerine çöktü. Tahtakale, Uzun Çarşı, Kutucular Çarşısı ve Kantarcılar harabeye döndü. Yüzlerce ev, yerle bir oldu. İstanbul adalarında tahribata yol açtı. Deprem sonrası çıkan yangın, can ve mal kaybını daha da artırdı. 1894 yazı boyunca aralıklarla süren depremler, şehrin sosyal hayatını sona erdirmişti. Şehre gelen turist ve ziyaretçiler, daha emin olan ülkelere gitmişlerdir. Ülke dışında olanlar ise uzun süre İstanbul’a dönmemişlerdir. II. Abdülhamid, halkın acil ihtiyaçları için komisyon oluşturdu ve bu depremin incelenmesi için Avrupa’dan uzmanlar istendi. Uzman heyet, deprem bölgeleri hakkında bir rapor hazırladı (Sağlam, 2000: s. 238,239,240).

Ülkemizde yer alan en tehlikeli deprem fay hatları 

Çankırı Depremleri

Çankırı depremle iç içedir. Anadolu’nun neresinde deprem olursa olsun Çankırı’da hissedilir. Bu sebeple olsa gerek, atalarımız “Kıyamet ilk önce Çankırı’da kopacakmış” demişlerdir. Geçmişte, Çankırı hakkında yayınlanan eserlerin çoğunda deprem konusu mutlaka işlenmiştir. Nazım Hikmet’te Çankırı Cezaevi’nde kaldığı sırada, Yozgat’ta olan bir depremin bile şiddetinin kuvvetli bir şekilde hissedilmesi üzerine, eşi Piraye’ye yazdığı mektupta şu satırlara yer vermiştir:

“Sevgili karıcığım Piraye…

Bir deprem olabilir.

Zaten üç günlük yere geldi,

salladı Çapanoğlu Yozgad’ı.

Ve yerlilerin kavlince:

Altı tekmil tuz madeni olduğundan,

yıkılacak Çankırı şehri,

kıyametten kırk gün önce.

Yatıp bir gece

başın bir kalasla ezilmiş,

çıkmamak sabaha...

Ölümün bu kadar körü ve mendeburu...

İnsanoğlu, eski çağlarda meydana gelen depremlerin sebebini, korktukları veya sevdikleri şeylerle izah etmeye çalışmışlardır. Bu gibi inanışlar günümüze kadar ulaşmıştır. Çocukluğumuzda sıkça duyduğumuz “Dünya sarı öküzün boynuzları üzerinde dönüyormuş, öküz boynuzlarını sallarsa deprem olurmuş, sarı öküz boynuzlarını çok sallarsa o zaman da kıyamet koparmış.” hurafesi günümüze kadar ulaşan inanışlardan sadece biridir. Ayrıca depremleri, cin ve perilerin meydana getirdiklerine ve Allah’ın fena insanları ıslah etmek için, verdiği bir ceza olarak düşünmüşlerdir (Özgör, 1952: s.1).

Çankırı depremleri hakkında ayrıntılı bilgi veren kitaplardan birisi Tayip Başer’in, 1956 yılı basımı “Dünden Bugüne Çankırı” adlı eseridir. Çankırı depremleri hakkında yazılan tüm eserlerin arasında, Hasan Özgür'ün "Sismologie, Türkiye'de ve Dünya'da Meydana Gelen Büyük Deppremler" adlı eseri, bu alanda özel bir yer tutmaktadır. Bunun sebebi, Özgör’ün şahit olduğu 1944 depremini bizzat kaleme almasıdır. Tarihin tozlu raflarında kalmış bu iki eserden yararlanarak, Çankırı depremlerine dolayısıyla “Kuzey Anadolu Fay Hattı”na şöyle bir göz atalım…

Çankırı depremlerini ikiye ayırmak lâzımdır. Birisi, geniş bir tepenin altını tamamen kaplayan tuz madeninin civarında meydana gelen, Çankırı merkez depremleri. İkincisi, Erzincan’dan başlayarak Adapazarı’na kadar uzanan ve Ka­radeniz’e paralel olarak geçen; 1944 yılında bu bölgeyi tamamen harabeye çeviren fay hattının üzerinde bulunan Ilgaz, Kurşunlu, Çerkeş ve kısmen de Eskipazar depremleridir.

Eskiden Çankırı depremi deyince, hep Çankırı merkezi akla gelirdi. Fakat, büyük deprem kuşağının geçtiği Ilgaz, Kurşunlu, Çer­keş ilçelerinin daha doğrusu Ilgaz ve Kocadağ’ın (Gürgenli Dağı) teşkil ettiği bölgeler hiç anılmaz ve kaydedilmezdi. Hele, Kocadağ’ın arkasında kalan ve ade­ta Çankırı’ya küsmüş gibi görünen köylerimizde olan depremlerden kimsenin haberi olmazdı (Başer, 1956: s.81).

Çankırı’da depremler tarih boyunca devam etmiş ve bu sebeple eski devir­lere ait eserler, toprak altında kalarak arkeolojik buluntu olarak şehrin altına gömülmüştür. Bunların en mühimlerinden birisi, tüm coğrafyayı sarsan depremlerden olup, Çankırı’da da büyük tahribat yapan, 1050 yılının ağustos ayında meydana gelenidir. Milâdın birinci yüzyılında, meydana gelen ve esas tesirini Çankırı’da göstermiş olan bu büyük depremde, Çankırı top­rakları içinde otuz bin kişi ölmüştür. Depremler, her yüzyılda sık sık devam etmiş ve zaman zaman şiddetini artırarak halkı korkutmuştur. Esasen bu depremler sebebiyledir ki, Çankırı’da ev inşaatlarının hemen hemen tamamı, ahşap ve karkas olarak yapıl­makta ve Çankırı alçısı ile sıvanmaktaydı. Ev duvarlarını depremlerden en çok koruyan bu alçı sıvadır. Erzincan, Kavak, Tosya, Kurşunlu, Ilgaz ve Çerkeş depremleri Çankırı merkezinde duyulmuş, fakat merkezde esaslı bir tahribat yapmamıştır (Başer,1956: s.81)

Şekil 2- Prof. Dr. İhsan Ketin çizimi ile Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın Gerede-Çerkeş-Kurşunlu-Ilgaz bölümü

Tarih boyunca Ilgaz, Kurşunlu ve Kocadağ bölgesinde devam eden depremler, bü­yük zararlar vermiştir. Depremler köyleri yerinden oynatmış, bilhassa toprak kayma­larından, yukarı Kocadağ arkasındaki köyler en büyük zararı görmüştür. Bu bölge eskiden Ovacık nahiyesine bağlıydı ve buraya kuz -az güneş alan yer- denilirdi, sonra Kurşunlu’ya bağlandı. Günümüzde ise Bayramören’e bağlıdır. Fakat buradaki depremlerden, Çankırı sancağı ile Kastamonu vilayeti ve İstanbul hükümetinin bile haberi olmamıştır. Bu depremlerden zarar gören köylülerimiz, kendi yaralarını kendileri sarmışlar, hatta depremlere dayanıklı bir in­şa tarzını da uygulamışlardır. Bu bölgede ev­ler ya çatma denilen tarzda, ağaç ve kalasları çatarak veya duvarları söğüt dallarından örülmüş çitler halinde yapılır. Bu çitin içi dışı çamurla sıvanarak, soğuk ve sıcaktan korunur. Bu inşa tar­zını, Kocadağ bölgesinde yetişmiş usta ve kalfaların bulduğu söylenmektedir. Şu­rasını şükranla kaydetmek isterim ki bu zavallı köylülerimiz, deprem dolayısıyla ilk yardımı ancak, 1951 Kurşunlu depreminde görmüşlerdir (Başer, 1956: s.82).

Tayip Başer, Çankırı topraklarında peş peşe yaşanan büyük depremlere “Dünden Bugüne Çankırı” adlı eserinde şöyle yer vermiştir: “Son depremlerden sonra Ilgaz’da Dengi, Kurşunlu’da Ağılözü köy­lerinin yerleri değiştirilmekte, bazı köylerin de yerlerinin değiştirilmesine teşebbüs edilmişse de bu yeterli olmamıştır. İlk iş olarak Kocadağ arka­sındaki köylerin durumlarını incelemek ve onların dertlerine çare bul­mak lâzımdır. Bu köylerimize bir an önce motorlu vasıtaların geçeceği yolların yapılması ve durumlarının jeologlar tarafından incelenerek ge­rekirse yerlerinin değiştirilmesi faydalı olacaktır. Kocadağ ve Melan böl­gesinde vuku bulan depremlerden birini, o devirde yaşamış adı belli olmayan bir köy imamının, bir kitabın kenarına yazdığı şu satır­lardan öğreniyoruz. Bu yazı, Kurşunlunun Yamukviran köyünde, Ali çavuş adındaki bir şahsın elinde bulunan yazma kitabın kenarından alınmış olup, yazı aynen şöyledir: ‘20 Ocak 1838 Cuma günü saat 8,30’da bir deprem olup, Melan kazasında Bayramviran, Dalgoz ve Melan’da çok evler yıkılıp adamlar telef oldu. Bir gün bir gecede, altı defa yer deprendi.’ Dikkat edilecek olursa, o günlerde tamamen kendi kendilerine yaşayan bu bölge halkının, adı meçhul köy imamı sayesinde tespit edilen durumları, buradaki depremler hakkında bir fikir vermektedir. Zavallı Bayramören, Dalgoz, Melan ve Kocadağ arkasındaki köylerle, Ovacık bucağı kim bilir kaç defa depremlerden yıkılıp yapılmıştır. Yalnız, Bayramören köyünün Ilgaz, Kurşunlu, Çerkeş depremleri dolayısı ile on yıl içinde (1943, 1944 ve 1951) üç defa yıkılıp yapıldığını kaydedersek, depremlerin bu bölgedeki tahribatı hakkında daha açık bir fikir vermiş oluruz.” (Başer, 1956: s.82).

27 Kasım 1943, 1 Şubat 1944, ve 13 Ağustos 1951 de meydana gelen depremler, Ilgaz, Çerkeş ve Kurşunlu’da ve köylerinde çok büyük hasarlara yol açmıştır. Ilgaz’ın Mülayim, Yenice, Güney, Kızılıbrık, Kurşunlu’nun Ağılözü, Hacımuslu, Göynükveren, Bağra, İstiyeler köyleri bu depremlerden çok büyük zarar görmüşlerdir. Deprem sonrası 1 Eylül 1944 tarihinde Kurşunlu ilçe statüsüne kavuşmuştur.

Çankırı merkezinde meydana gelen depremler, jips, kaya tuzu ve kalker gibi sularla kolaylıkla eriyen tabakaların oluşturduğu mağaralardan kaynaklı çöküntü sebebiyle meydana gelmektedir. Çankırı merkezinden bağımsız olarak, Ilgaz’dan başlayan, Kurşunlu, Bayramören, Çerkeş hattı esas büyük felaketlerin yaşandığı “Kuzey Anadolu Fay Hattı” deprem kuşağının sadece bir parçasını oluşturmaktadır.

Hasan Özgür, 1952 yılında yayınlanan sismoloji hakkındaki eserinde, Çankırı merkezinde meydana gelen depremler hakkında şu bilgilere yer vermiştir: “Yurdumuzda oluşan mağara depremlerinin tipik örneğine, Çankırı ili ve çevresinde rastlamaktayız. Çünkü, Çankırı ili toprakları kalkerli olduğu gibi diğer taraftan, hemen Acı Çay’ın güneyindeki sırtlardan başlayan, bir yandan Yapraklı bucağına, diğer taraftan Çorum ili sınırına kadar uzanan, büyük bir tuz mağarası vardır. Bu mağaraya, 1934 yılında Çankırı’da ortaokul öğrencisi iken, okulca bir inceleme gezisi yapmıştık. Mağaranın genişliği kilometrelerce devam eder. Mağara ağzına üç kilometre mesafede, oldukça büyük bir göl vardır. Gölün kenarında bilinmeyen bir tarihte ölmüş bir eşek fosili vardı. Mağaranın içinde çeşitli tuz kayaları vardır. Kristal halinde kırmızı, yeşil, mor, beyaz ve sarımtırak renkte tuzlar bulunur. Mağarada çalışan yaşlı bir işçi, mağaranın 5-10 saat yürüme mesafeli yerleri olduğunu söyledi. Şimdiye kadar mağara dört kapıdan işletilirmiş. Bugün ise iki kapısı vardı. Eskiden mağarada çalışan, Mehmet Ağa adında bir uzman işçinin anlattığına göre: ‘Mağaranın zemin katının altında üst üste iki mağara daha varmış, mağarayı Rumlar işletirken, Mehmet Ağa mağara içinde bir Rum’la gezinirken, Rum’un bir ara kaybolduğunu görmüş, ayak seslerinin geldiği yöne doğru koşmuş, gölün bir kilometre ilerisinde bir delikten mağara tabanından aşağıya indiğini görünce Rum’un çıkmasını beklemiş, Rum çıktıktan sonra diğer mağaraların yollarını kendisine de göstermesini rica etmiş, fakat Rum göstermemekte ısrar etmiştir. Mehmet Ağa kızarak Rum’un girdiği delikten içeri girmiş, bir müddet zifiri karanlıkta ikinci mağara yolunda yürüdükten sonra yolun ikiye ayrıldığını görünce, daha ileri gitmeyi tehlikeli bularak geri dönmüştür. Mehmet Ağa, mağaranın altında çok acayip, korkunç sesler duyduğunu anlatmıştı.’ Bu rivayetler de bize Çankırı tuz mağarasının ne kadar geniş ve büyük olduğunun ispatıdır. Diğer taraftan da Çankırı ilinde sık sık meydana gelen depremlerin mağara kaynaklı olduğunu, hiçbir şüphe bırakmadan teyit etmektedir.” (Özgör, 1952: 9,10).

Sismoloji konulu eserde, Çankırı ve ilçelerine ait değerli bilgiler yer almakta olup, deprem sarsıntılarının süresi sayısı ve yönü hakkında bilgilere de yer verilmiştir: “Depremler nadiren tek sarsıntıdan meydana gelir. Çok defa günler, aylarca sürer. Çok şiddetli bir depremden sonra yerin sık sık oynadığı, titrediği müşahede edilmişse de bu çeşit hareketlere deprem değil, ancak toprağın yerleşmesi diyebiliriz. Toprak yerleşmesine müteallik sarsımlar, çok kere zararlı olmazlar. 1944 yılının 1 Şubat Salı gecesi meydana gelen Gerede, Çerkeş, Kurşunlu depremiyle; 13 Ağustos 1951’de meydana gelen Kurşunlu depreminden sonra, sık sık toprağın oynadığını bizzat müşahede ettim. Fakat hiçbir hasar görmedim. Yine bazı bölgelerde, bir yıl içinde 300-400 sarsım duyulduğu tespit edilmiştir. Sarsıntıların yönünü kanıtlamak zordur. Bazen yıkılan duvarların, çok kere dengesinde olmamaları insanı aldatabilir. Genel fizik kanunlarına göre, duvarlar sarsıntının geldiği yöne yıkılırlar. 13 Ağustos 1951 tarihinde, Kurşunlu İlçesinde meydana gelen çok şiddetli bir depremde, çarşı ve pazar yerlerinde bulunan iki minarenin de kuzey batı yönüne yıkılmaları, bu depremde sarsımların kuzey batı istikametinden geldiğini kuvvetlendirmektedir. Sarsımlar, duvarların doğrultusuna paralel gelirlerse pek zararlı olmazlar. Diğer bir özellik de şudur ki, sarsımların geldiği bina alanı geniş olursa, hasar çok defa olmayabilir.” (Özgör, 1952: 16,17).

Depremlerin tarihi gözden geçirildiği zaman, korkunç depremlerin sebep olduğu hasar ve kayıplara şahit oluruz. İlk çağ tarihinde yurdumuzda -Bergama, Milet, Foça ve Truva- gibi şehirlerin depremlerle harap olduklarını, toprak altında kaldıklarını, bize tarih kitapları söylemektedir. 20 Nisan 1938’de meydana gelen Kırşehir depreminde on bine yakın, 1939 Erzincan ve Dikili depremlerinde ise kırk bine yakın insan, altmış bine yakın hayvan ve on bine yakın ev, ahır ve samanlığın hasarı yüreklerimizi parçalamaya kâfidir. Hâlâ da bu tahripkâr depremler yurdumuzda devam edegelmektedir. 1942 yılında Osmancık, Erbaa ve Niksar, 1943 yılında Adapazarı, yine 1943’te Osmancık, Merzifon, Vezirköprü ve Erbaa, 1 Şubat 1944 yılında ise çok soğuk kara bir kış günü meydana gelen depremde -Gerede, Çerkeş, Kurşunlu- pek çok mal ve can kaybı olmuştur. Bu depremde, o dönem Ilgaz’a bağlı Hacımuslu köyünde elli beş kişi olmak üzere, toplam yirmi beş bin insan kaybı, 15 bin ev, ahır samanlık hasar görmüş, 20 bine yakın hayvan telef olmuştur. 1949’da Erzurum, 13 Ağustos 1951’de Kurşunlu’da meydana gelen depremde Kurşunlu merkez ilçesinde iki kişi ölmüş, 52 ev hasar görmüştür. Bu depremde genel olarak Kurşunlu ilçesinin merkezi ve köylerinde yirmi üç kişi ölmüş, 17 kişi ağır yaralanmış, 35 kişi de hafif yaralanmıştır. Yine bu depremde, Kurşunlu Belediyesi’nden alınan bilgilere göre 470 ev, 922 samanlık, 526 ahır tamamen yıkılmış, 1831 ev, 1050 samanlık, 353 ahır kısmen hasar görmüş; 31 öküz, 35 inek, 10 manda, 437 koyun, 238 keçi, 4 at, 21 eşek zayi olmuştur (Özgör, 1952: s.18,19).

Hasan Özgör, adı geçen eserde, deprem sonrası izlenimlerini şöyle anlatmıştır: “1 Şubat 1944 Salı sabahı meydana gelen büyük felâkette, Gerede’nin batısında ki Yeniçağa’dan başlayan, Gerede Gölü, Hamamlı, Kurşunlu’nun Çavundur kaplıcasından, Yabani, Çatkese, Yılanlı, Mandı, Sarıkaya, Çartak, Hacımuslu, Sivricek, Ağılözü köylerini takiben Devrez Çayı’na ulaşan, Devrez yatağını takiben, Ilgaz ilçesinin Bozan köyüne kadar devam eden, 170 kilometre uzunluğunda 4 metre genişliğinde ve 1 metre derinliğinde bir fay açılmıştır. Bu fay hattını bizzat tetkik ettim. Fay hattının 2 metre kuzeyinde bulunan Gerede Ortaokulu, fizik-kimya laboratuvarının 1,5 metre güneye kaydığını, yine orta mahallede fay hattı üzerindeki bir evin, 3 metre yerin içine gömüldüğünü gördüm. Bu arada Kurşunlu, Çavundur kaplıcasının bir bilek kalınlığında olan suyunun, 1944 depreminde üç misli çoğaldığını, adı geçen fay hattının bir yıl sonra tekrar kendiliğinden kapandığını gördüm. Çavundur kaplıcasının suyu, 13 Ağustos 1951 tarihinde Kurşunlu’da meydana gelen son depremde tamamen kaybolmuştur. Depremlerin etkisiyle birçok kaynak suları, kaplıcalar ve maden suları ya çoğalır ya da kaybolur veya yeniden meydana çıkabilirler. 1944 depreminde, Kurşunlu İlçesi’nin 16 kilometre kuzey batısında ve Melan Çayı’nın hemen güney kıyısında bulunan Akçakise madensuyu da çoğaldığı gibi, buradan kırmızı renkte sıcak bir su daha çıkmıştır.” (Özgör, 1952: s. 19,20).

Nitekim, 1951 yılında depremin tesiriyle kapanan Çavundur kaplıcası, daha sonra insan eli ile açılarak hizmete sunulmuş olup, günümüzde de hizmete devam etmektedir. Hacımuslu köyünde ki Acısu olarak bilinen içmece ise, irili ufaklı yer hareketlerinin etkisiyle zamanla giderek azalmış, günümüzde yok denecek seviyeye gelmiştir.

Depremlerin, yerin jeolojik bünyesini bozan heyelanları da meydana getirdiği unutulmamalıdır. 1944 ve 1951 tarihlerinde meydana gelen depremlerde, Kurşunlu’nun Sivricek, Ağılözü köylerinin kaydığını, Hasan Özgör eserinde belirtmiş ve hükümetin bilhassa bu iki köyü, başka bir yere kaldırmasının çok yerinde olacağını yazmıştır (Özgör, 1952: s. 20).

Şekil 3- Kuzey Anadolu Fay hattında meydana gelen 7.0 şiddetindeki depremler

Hasan Özgör, bizzat yaşadığı 1 Şubat 1944 depremini şöyle anlatmaktadır:

“1944 yılında, merkezi Gerede-Çerkeş ve Kurşunlu olan büyük deprem olduğu zaman, Gerede’de bulunuyordum. 1 Şubat gecesi, her taraf karlarla örtülü, şiddetli soğuk rüzgârla birlikte, henüz sabah olmamıştı. Saat altıyı beş geçe, birden bir uğultu ve gürültü ile şiddetli bir sarsıntı koptu. Hemen yataktan fırlamamla, yere yıkılmam bir oldu. Evin çatısı tepemde bir yandan, diğer bir yana gidip geliyor, ailem ve çocuklarım feryat içinde, dışarıda at kişnemeleri, köpeklerin fena fena uluyuşları ve diğer hayvanların acı acı bağırışlarından başka hiçbir ses duyulmuyordu. Çok şükür! Oturduğumuz ev ahşap ve sağlam bünyeli olduğu için hiçbir hasar olmadı. Deprem geçer geçmez, derhal bütün ev efradı ile sokağa kendimizi zor attık. Dışarıda, şiddetli zemherinin kavurucu soğuk rüzgârlarının ıslıkları arasında, bazen boğuk insan feryatları duyuluyordu. Gerede’de bulunan süvari grubu erleri ve subayları enkaz altından yaralı ve ölüleri çıkarıyorlar, yaralıları cami ve okullara taşıyor, bu felâketi kedersiz atlatan Geredeliler, diğer hemşerilerinin imdadına koşuyordu. Bu suretle akşama kadar, bütün kasabanın kesin zaiyatı öğrenilmiş, sıra köylere gelmişti. Köylere de ekipler gönderilerek, on gün içinde bu korkunç depremin acısını, çalışkan Geredeliler onarmaya ve birbirlerinin dertlerini sarmaya muvaffak oldular. Bu depremde, ortaokulun güneyinde ve fay hattının 10 metre kuzeyinde bulunan fizik-kimya laboratuvarı 1,5 metre güneye kaydı. Yıldırım Beyazıt camisi ile minaresi bu depremde yıkıldığı gibi şehrin yüzde otuz binası da hasara uğradı.”

“On beş gün sonra memleketim olan Kurşunlu’ya giderken, Çerkeş’ten geçtim. Bu güzel kasabanın halini sormayın, en güzel binalar ve IV. Murat’ın yaptırmış olduğu caminin kubbesi, 25 metre batıya fırlamış, Çerkeş’in meşhur kırk bacalı hanı yıkılmış, çarşı ve okullar sanki yer değiştirmişti. Korkunç manzaralar, depremin esas merkezinin Çerkeş olduğuna dair bütün şüphelerimi gidermişti. Köylerdeki manzara da bu durumdan daha az vahim değildi. O zaman Çerkeş’te bulunan 10. Kolordu, Çerkeşlilerin derdine ortak olarak, kısa bir zamanda bütün kasaba ve köylerin yarasını sardı. Bu birlikten de yüzlerce er öldü. Memleketim Kurşunlu’ya gelmeden önce, jeolojik ve sismolojik bilgilerime dayanarak kasaba hakkında hiç endişem yoktu. Fakat, çürük bünyeli ve “ettoprak” üzerine kurulmuş olan köylerin derdi ile yanıp, tutuşuyordum. Kurşunlu’ya geldiğimde aynı şeylere şahit oldum. Fakat köylerden her gün yüzlerce yaralı Kurşunlu’ya geliyor, Kurşunlu camilerindeki tedavi merkezlerinde ilk yardım yapıldıktan sonra, hastalar kara trenle Çankırı Hastanesi’ne sevk ediliyordu. Bu depremde, Kurşunlu’nun bilhassa Yabanlı, Çatkese, Çama, Bozkuş, Çardak, Hacımuslu, Çukurca, Çiğni, Mandı, Sarıkaya, Sivricek köyleri; Melan Çayı vadisindeki köylerden de bilhassa eskiden kaza merkezi olan Melan, meşhur şair Tevfik Fikret’in köyü olan Dalgoz, Bayramören köyü çok hasar gördü. Bilhassa Bayramören köyünde, depremden sonra başlayan yangın birçok ocakları söndürmüştü. Milletimiz ve hükümetimiz, bu depremlerde zarar gören vatandaşlarımızın acılarını ve kayıplarını kısa bir zamanda giderdi. Kaynağı tektonik olan bu deprem, İzmit-Erzurum hattının (*) hakikaten mevcut olduğunu ispata kâfidir. Bu depremde Kurşunlu’ya teşrif eden Ord. Prof. Hamit Nâfiz Pamir’e, Melanlı bir köylü el yazması bir tarih kitabı verdi. Profesörün söylediğine göre, 107 sene önce yine bu çevrede şiddetli bir deprem olmuştu. Profesör bu bilgiye, kitabın sonuna ebcet hesabı ile düşülen not sayesinde ulaşmıştı. Bütün bunlar bize, Türkiye’deki birinci derecede tehlikeli depremlerin, bu hat üzerindeki köy, kasaba ve şehirlerde meydana gelmiş olduğunu gösteren kuvvetli delillerdir. Yurdumuzda bu birinci deprem bölgesinde, 1944’den sonra yedi sene gibi kısa bir zaman sonra, 13 Ağustos 1951 tarihinde Kurşunlu merkez olmak üzere, yine şiddetli bir deprem meydana gelmiştir. 52 ev ve 2 kişi Kurşunlu kasabasının içinden, köylerden de binlerce mal ve can mahvolmuştur. Depremde Kurşunlu’nun meşhur çarşı ve pazar yerindeki iki minaresi de tamamen yıkılmıştır.”

1 Şubat 1944 tarihinde, gece uykunun en koyu ve tatlı bir zamanında sabaha karşı saat altıyı beş geçe meydana gelen büyük depremde, Kurşunlu İlçesi’nin bilhassa Kalekapı ve Cömertler mahallelerinin en çok hasara uğramalarına sebep, her iki mahallenin de çürük yapılı “ettoprak” üzerinde kurulmuş olmalarıdır. Oysaki Kurşunlu’nun sağlam bünyeli, Çal ve Kale gibi iki kayalık tepe üzerinde kurulmuş olan mahallelerinin az hasar görmesi bu İlmî hakikati desteklemektedir. Her ne kadar, 13 Ağustos 1951 tarihinde meydana gelen depremde, Kurşunlu merkez ilçesinde yıkılan 52 evin üçte birisinin kalenin eteğinde kurulmuş olan Ötegeçe mahallesinde olması bu ilmi gerçeğe aykırı değildir. Çünkü, Ötegeçe mahallesi Kurşunlu’nun en fakir mahallesi olduğu için evlerin de çoğu çürük ve temelleri çakıl taşından yapılmış, depreme karşı dayanıksız binalardan meydana gelmiştir. Oysaki, Ötegeçe mahallesinde varlıklı ailelerin sağlam yapılarına hiçbir şey olmaması da bu ilmi gerçeği desteklemektedir (Özgör, 1952: s. 27,28).

Hasan Özgör sismoloji konulu eserinde, Türkiye’de meydana gelen depremleri iki gruba ayırmış ve birinci grupta saydığı tektonik depremlerin en başına, günümüzde “Kuzey Anadolu Fay Hattı” olarak bilinen, “Erzurum-Saros Hattı’nı” yerleştirmiştir. İkinci grup depremlerin içine ise Çankırı merkezini yerleştirmiştir. Özgör, günümüzde “Kuzey Anadolu Fay Hattı” olarak bilinen “Saros-Erzurum Hattı”na kitabında şöyle yer vermiştir:

“Türkiye’de meydana gelen depremlerin en tehlikelisi ve en hasarlısı, bu şerit üzerinde cereyan eden depremlerdir. Bu hat yurdumuzda, Ege Denizi'nin kuzey kesiminde yer alan Saros Körfezi’nden başlar, Marmara Denizi'nden geçer, İzmit Körfezi'ne ulaşır. Oradan Akova, Adapazarı, Hendek güneyinden Bolu ve Gerede çaylarını takiben, Yukarı Ulusu, Çerkeş, Kurşunlu ovasından Devrez Vadisi’ni takiben, Ilgaz Dağı güneyi, Tosya, Kızılırmak’ı kovalar, Suluova yolu ile Erbaa’ya geçer, oradan da Kelkit Çayı’nı devamla, Niksar, Reşadiye, Koyulhisar güneyinden, Suşehri kuzeyine, oradan da Refahiye kuzeyinden Erzincan’a ulaşır. Oradan da tekrar Kelkit Çayı yolu ile kuzeye doğru bir yay çizerek Tercan ve Erzurum’a ulaşır, buradan Hasankale, Kağızman yolu ile İran sınırına geçer. 1500 kilometre uzunluğunda olan bu şerit 800-1000 metre genişliğinde ürkütücü bir deprem bölgesidir. Erzurum-Saros deprem şeridinin 500 metre sağında ve solunda yıkıcı ve öldürücü depremler meydana gelmekle beraber, bilhassa herhangi bir depremde, bu fay hattının 50 metre sağ ve solunda taş üstünde taş kalmamaktadır. Diğer taraftan, bu hattın 500 metre sağında ve solunda meydana gelen aynı şiddetteki depremlerden, aynı şiddette sarsıntılara maruz kalan yerlerde de hiçbir hasar ve zarar olmadığını, 1944 ve 1951 depremlerinde tetkik ve müşahede ettim. Ben depremden hasar görmeyen böyle yerlere “Deprem kurtaran alan” adını vermeyi uygun buluyorum. Bu büyük deprem şeridi üzerinde şimdiye kadar vukua gelen depremleri görmek, bu deprem bölgesinin önemini anlamaya yeterli olacaktır. Bu hatta bulunan sadece Erzincan’da 1952 yılına kadar yirmi altı deprem olmuştur. Bunlar sırasıyla 1011, 1045, 1161, 1166, 1168, 1236, 1251, 1254, 1268, 1281, 1287, 1289, 1290, 1308, 1337, 1422, 1433, 1458, 1482, 1578, 1584, 1605, 1784, 1939, 1949 ve 1952 yıllarında olmuştur. Bu çok acı tablolar bize bu deprem şeridinin yalnız tanınmasını değil, bu şerit üzerinde -deprem kurtaran alanları- belirlemek, bu yerlere köy ve şehirleri nakletmekle memleketimiz için büyük maddî ve manevî kazançlar sağlanmış olacağı İlmî bir hakikattir. Hatta daha ileri giderek, güzel yurdumuzu harap eden depremlerin etkisi, savaşlardan daha az değildir!”

Son olarak, yaşanan Kahramanmaraş depremleri sonrası, pek çok mecrada yeni bir öneriymiş gibi sunulan, ancak Hasan Özgör’ün yetmiş bir yıl önce dile getirdiği şu satırlara yer vererek son noktayı koyuyorum: “Bütün acı gerçeklere rağmen memleketimizde depremlere karşı esaslı bir mücadele verilmemesi cidden acıdır. Depremlerin maddi ve manevi tesirlerinin büyük roller oynadığı hiçbir zaman unutulmamalıdır! Bu amaçla yurdumuzda deprem işleri ile bağımsız olarak uğraşacak, deprem davasını planlı bir organizasyonla halledecek bir ‘Deprem Bakanlığı’nın kurulması, bu ülke için çok gereklidir. Yurdumuzda kurulacak Deprem Bakanlığı’nın görevleri: Her şeyden önce ‘Deprem Enstitüsü’ açmak, deprem bölgelerinde deprem müdürlükleri kurmak, deprem bölgelerindeki tehlikeli şehir, kasaba ve köyleri mümkün olan şekilde ‘Deprem kurtaran alanlara’ nakletmek, deprem zamanlarında devletin ve milletin yapacağı yardımları adaletlice düzenli olarak yönetmek olmalıdır.”

Tarihin değil, hataların tekerrür ettiğini asla unutmamak dileğiyle!

(*) Bu hat ilk kez 1948 yılında, ünlü jeolog Prof. Dr. İhsan Ketin tarafından "Kuzey Anadolu Fay Hattı" olarak ortaya konulmuştur. Günümüzde de bu isimle anılan hat, ülkemizde yer alan en uzun ve en tehlikeli deprem kuşağını oluşturmaktadır. Jeologların sıklıkla dile getirdiği, “beklenen” İstanbul depremi de bu hat üzerindedir. Ege Denizi'nin kuzey kesiminde yer alan Saros Körfezi’nden başlar, Marmara Denizi’nden geçer, İzmit Körfezi’ne, Adapazarı, Gerede, Çerkeş, Kurşunlu, Ilgaz, Tosya, Erbaa, Niksar, Reşadiye, Erzincan, Erzurum ve Kağızman yolu ile İran sınırına geçer.

Şekil 1: Prof. Dr. İhsan Ketin'e ait  San Andreas ve Kuzey Anadolu Fayları Arasında Bir Karşılaştırma  adlı makalesinden alınmıştır.

Şekil 2- Prof. Dr. İhsan Ketin'e ait  Kuzey Anadolu Fayı Hakkında adlı makalesinden alınmıştır.

Şekil 3- Prof. Dr. İhsan Ketin'e ait  Kuzey Anadolu Fayı Hakkında adlı makalesinden alınmıştır.

Kaynakça:

  1. Tayip Başer, Dünkü ve Bugünkü Çankırı,1956
  2. Hasan Özgör, Sismologie Türkiye’de ve Dünyada Meydana Gelen Büyük Depremler, 1952
  3. Seyfettin Sağlam, Türk Tarihinde Depremler ve Edebiyatımıza Akisleri, Makale, Türk Yurdu Dergisi 700. Yılında Osmanlı Özel Sayısı, Aralık 1999-Ocak 2000

Ülkemizde yer alan deprem bölgeleri