Özü Anadolu, sözü Anadolu olan ve daima yaşadığını söyleyip söylediğini yaşayan Neşet Ertaş'ın yaratıları; adeta Anadolu insanının yaşadıklarının, kuşaktan kuşağa aktarılan tarihi belgeleridir. Ertaş; toplumun yüreğine çöreklenip kalmış acılarını, sıkıntılarını, sorunlarını, sevdalarını, umutlarını, kederini ve neşesini halkın dilinden öylesine kalıcı bir anlatımla saza-söze döker ki; sedâsı sanki bin yıllar öncesinden söylenmişçesine, zamanın derinliğinden kopup gelen gizemli çağrışımlar uyandırır.

Ertaş'ın, halk söyleyişine ve zevkine bağlı kalarak yarattığı şiirlerinde, doğumdan ölüme ve ötesine ilişkin her olguyu görmek olasıdır. Sevda-aşk, hâl beyanı, ayrılık-gurbet-özlem, yakınma-dert yanma, fikir beyanı, öğüt-nasihat, sevgi, güzelleme, ağıt, övgü, yergi, hapishane, beddua-ilenç türküleri, Neşet Ertaş'ın renkli anlatımında canlanıp en güzel yorumlarından birine kavuşmuştur.

Ertaş'ta görülen konu ve bu konularına dair tematik çeşitlilik, kaynağını, onun hayatın her yönünü kavrayıp işleyen dervişâne kişiliği, toprak misali doğası ile yaşamsal ve sanatsal tavrından alır. Neşet Ertaş, bu durumu kendi mantığı ve anlatımı ile şu sözlerle açıklar: "Hep aynı konu üzerinde durulsa, bal yiyen baldan bıkar. Ben, öyle tek bir tür çalıp gitmem. İnsanın her şeye ihtiyacı var. İnsan acı da yiyor, tatlı da. Herkesin, ağlamaya olduğu kadar gülmeye de ihtiyacı var." Böylesi bir bakışla yaşamın her anını resmeden Ertaş'ın konserlerinde, bu durum bütün çıplaklığı ile belirir. Çalıp-söylediği birbirinden coşkulu ezgilerle kıpır kıpır olup yerinde duramayan dinleyici, bir anda kendini yürekler dağlayan bir ağıdın kederinde ağlarken bulur.

Neşet Ertaş, hangi konuda, ne söylerse, ne şekilde söylerse söylesin, sözünün özü yâre dayanır. Ertaş, bu olguyu; "Öteden beri fikir edip gördüğüm o ki; ozan, şair, âşık, ilim-bilim adamı, her kim ne söylerse söylesin; aslı yâre dayanır." diyerek açıklamaktadır. Aşksız hiçbir şey söylemeyen ve her söylediğini yâr aşkına dile getiren Ertaş'ta can bulan yâr kavramının, aynı noktada birleşen birkaç yüzü vardır. Neşet Ertaş'ta yâr; hem Tanrı, hem Tanrı'nın yarattığı canlı Hak olan ana, hem sevgili, hem candan sevilen dost, hem de benimsenen, beğenilen, ruha uygun olan her şey anlamlarındadır.

Dile getirdiği her şeyde, 'yâr' sözcüğü altında Hakk'a varan Ertaş, bu yüzden söyleyeceklerini dikkatlice ve büyük bir önemle seçer, özenle ortaya koyar. Bu nedenle söylediği her şeyin altından çok katmanlı ve üst üste anlamlar doğar. Tam bir şeyi anlamışken, birden onun bir alt katındaki, sonra daha altındaki anlamları belirmeye, mâna gitgide daha da derinleşmeye başlar. Bu derinliğin neresinden kavranılacağı ise, dinleyicinin birikimi ve donanımı ile ilgilidir. Cahilden kâmile uzanan geniş insan yelpazesindeki herkes, onun anlatımlarında kendince farklı şeyler bulur. Ertaş'ın duru ifadesi ve öz bir Türkçe ile yalınlık içerisine gizlediği bu anlatım çeşitliliği, kimi zaman adeta her satırında bin bir anlam taşıyan bir söyleyiş derinliği ile zirveye ulaşır. Neşet Ertaş, bu olguyu kısaca; "Her bir türkümüzün içine girilse, bir kitap çıkar!" sözleriyle dile getirmektedir. Gerçekten de öyledir. Ertaş'ın her bir eseri; gerek dili, gerek anlatım biçimi, gerekse anlam yönünden tıpkı bir kitaba benzer ve kitaplar dolu bilginin özünü taşır.

Ertaş'ın eserlerinde, yaşamın her anıyla ilgili sarsıcı deneyimler, özlü öğretiler, coşku ve sevinç dolu; adeta hayat aşılayan çağrışımlar ve görüşler ortaya çıkar. Her biri diğerinden farklı olan yaşamın çeşit yüzü, onun kendine özgü anlatımında güçlü ve zengin söyleyişlerle dile gelir. Ertaş'ta güçlü bir şekilde can bulan bu anlatım; o, nereye yaşarsa yaşasın, asıl kimliğinden ve özelliklerinden hiç kopmamıştır. Bu durumu; "Türkünün toprağından ayrılmadık biz." sözleriyle dile getiren Neşet Ertaş; Almanya'da yaşadığı yıllarda da bu ifadesinin hiç değişmediğini belirtmektedir. Bu yüzden de Almanya'da yaşadığı süre içerisinde ürettiği eserleri, bu durumun yansımalarıdır.

Söyleyeceklerini daima, kırmadan, incitmeden ve ileri gitmeden söyleyen Ertaş'ın en önemli anlatım özelliklerinden biri de; sözlerinin içine hiç bir muamma gizlemeden, açık, net ve cahilin bile anlayabileceği bir biçimde dile getirmesidir. Nitekim, Neşet Ertaş'ın eserlerinde, âşık tarzı içerisinde önemli yeri bulunan ve kapalı bir biçimde anlatılan, bir olayın ya da bilginin karşı tarafa anlaşılmasını, bunlarla ilgili soruların cevaplandırılmasını işleyen, bir nevi şiirsel bilmece sayılan muamma türünde yazılmış bir şiiri yoktur.

Kimseyi kırmamaya çalışması nedeniyle de benzer bir biçimde, bir kimseyi yermek ya da toplumun bozuk yönlerini eleştirmek amacıyla söylenen taşlama türü de yoktur. Kavgayı insanca bulmayan Ertaş, bu yaklaşım nedeniyle savaş, yiğitlik, kahramanlık gibi konuları ele alan, kavganın, savaşın işlendiği koçaklamalar da söylememiştir. Ertaş, bu konuda, yalnızca babasından kendisine aktarılan, Dadaloğlu'nun sözleriyle çalıp söylenen ve yiğitlik içeren Avşar Elleri gibi, Dinek Dağı gibi birkaç eseri çalıp-söylemiştir.

Abartıyı sevmeyen ve eserlerinde daima abartıdan uzak duran Neşet Ertaş, toplumunu derinden etkileyen çeşitli olayların, ölümlerin ya da sevdaların kimi zaman abartılı bir dille anlatıldığı destanlardan da uzak durmuştur. Ertaş; az da olsa, tıpkı babası gibi halk hikâyelerinden kaynaklı türküleri yorumlamıştır.

Türkülerin Babası Neşet Ertaş, türkülerinde en çok sevda-aşk, hâl beyanı, yakınma-dert yanma ve öğüt-nasihat gibi konuları işlemiştir. Bu görünüm, onun yaşamına ve sanatsal çizgisine ilişkin üç temel olgunun birebir yansımasıdır. Doğuştan âşık yürekli olup yüreğinin derinliklerinde aşklar yaşayan Neşet Ertaş, bu duygu ile birçok sevda türküsü dillendirmiş, ariflerin dünyaya insan eğitmek için geldikleri düşüncesiyle; bildiğini, gördüğünü paylaşma adına düşüncelerini deyiş olarak dizelerine yansıtmış ve doğuştan Garip oluşuyla da yaşadıklarından yakınıp dert yanarak acılarını türkülerinde dile getirmiştir.

Ertaş'ın aşk dolu yüreğinden ve deli-dolu âşıklığından doğan türküleri, zengin bir anlatım diline sahiptir. O, her ne kadar yaşadığını olduğu gibi dile getirse, de bunları özgün sözcüklerle betimleyerek çeşitli imgelerle süsleyip güçlü anlatımlar yaratır. Böylece türkülerinde; gönlü yâri bulmayınca gülemeyen, bu dünyada yârsiz olamayan, yâr olmazsa cenneti âlâda bile kalamayan Neşet Ertaş; sevdiğinden, dünyaya gelişi gülmeyen yüzünü güldürmesini ister. Yâr aşkıyla deliye dönüp kül olan, çaresiz dertlerin elinde tek çaresi yâr olan, perişan hallere düşen, aşkın elinden bağrı çöller gibi kavrulan, gönül dağında can özünün seline kapılan, seher vakti garip garip öten deli divâne âşıktır o. Aşkla yanan yüreğinden yansıyan her bir dizesi, sanki kor ateşlerde kavrulur, dinleyenin yüreğini dağlar.

Neşet Ertaş'ın türkülerinde bitip tükenmez yürek yangısı ve dokunaklı bir aşk ile seslenişi, hep Leylâ içindir. Leylâ, kendindeki Mecnun'luk hâlinin karşılığı olarak sevilen, âşık olunan ve uğruna çile çekilen her güzelin simgesel adıdır. Bu nedenle o, sevdaları üzerine her söylediğini Leylâ olarak dile getirir. Bu durumu; Herkesin gönlünde bir Leylâ vardır; eğer ki Mecnun'luk var ise! sözleriyle belirten Ertaş'a göre, asıl olan âşıklık hâli olup Leylâ, Mecnun'luğun bahanesidir. Bu görüşünü bir türküsünde; Kader Mecnun etti, Leylâ bahane dizeleriyle dile getirir. Ertaş türkülerinin en amansız olanları Leylâ türküleridir. Çünkü onlar, aşkı deli-dolu ve alabildiğine yoğunluğu ile yaşayan Ertaş'ın yüreğinin kor yangılarıdır. Ertaş, bu türkülerde kimi zaman; Vefasız Leylâ'ya ben yana yana, diye başlayarak içinde bulunduğu durumu anlatır; kimi zaman, Bir Leylâ misâli aşkın çölünde, diye başlayarak Mecnun gibi çölde kalışını dile getirir. Kimi zaman; Sevda gitmiyo serde amanın Leylâ, diyerek başını derde salan tükenmez aşkını; kimi zaman da, Şu benim gönlüme yâr Leylâ, diyerek merhem isteyen azgın yaraların Leylâ elinden sarılması isteğini ifade eder. Yazımı kışa çevirdin, kar yağdırdın başa Leylâ'm, Virân oldu evim yurdum, ne söylesem boşa Leylâ'm deyişi de ayrılığa uğradığında içine düştüğü yürek yangılarıyla bağrını döğüşüdür.

Kendisini Mecnun, yârini Leylâ ile özdeşleştiren Neşet Ertaş'ın dağarcığındaki sevda türküleri arasında, kimi zaman hikâyecilik geleneğinden kaynaklı olarak halk hikâyelerinden geçişler yoluyla dile yerleşen sevda türküleri de vardır. Genellikle sevgi ve kahramanlık konularının işlendiği, kişilerin gerçek yaşamdakine yakın, olağanüstülüklerin fazlaca görülmediği sözlü ürünler olan hikâyelerde araya serpiştirilen ve konuya anlatım zenginliği katan bu türküler, konuları ve anlatım diliyle kalıcı bir öz taşırlar.

Ertaş gibi ustaların elinde güçlü ezgilerle bezenen bu tip yaratılar, ölümsüzlüğe kavuşurlar. Bu geleneğin güçlü olduğu zamanların son dönemine erişen ve babasından halk türkü hikayeleri dinleyerek yetişen Neşet Ertaş, başta yöresi olmak üzere, Anadolu halk hikâyelerinden kaynaklı türkülere de el atıp onları yepyeni bir kişiliğe kavuşturarak Halk Müziği dağarcığımıza ölümsüz eserler kazandırmıştır. Tuz taşıyan katırcıların Şeker Dağı'nda donarak ölmeleri üzerine söylenmiş ve Ertaş'ın yorumu ile icranın zirvesine ulaşan Şeker Dağı ile, canına kıyan bir ananın yavrusuyla birlikte ölüme gidişi üzerine söylenmiş ve Ertaş'ın ezgileriyle can bulan, Son bakışım oldu Toklimen'in Köyü'ne dizeleriyle başlayan ünlü Bozlaklar bunlardan bazılarıdır.

Gebze Arçelik Servisi
Gebze Arçelik Servisi
İçeriği Görüntüle

Ertaş'ın halk hikâyelerinden kaynaklı olarak okuduğu ve neredeyse tüm Türkiye'ye mâl olmuş en ünlü türküsü, Zahide'dir. Ertaş'ın plâk döneminde üç dörtlükten oluşan; maya biçiminde seslendirdiği ezgileriyle can bulan ve daha okuduğu andan başlayarak ortalığı kasıp kavuran Zahide türküsü, onun ezgileri ve yorumu ile türküleşerek zirveye ulaşmış, yaşamının sonuna kadar da konserlerinin olmazsa olmazı biçiminde hep istenmiştir.

Kaynak: Bülten