Köstence’den Dobruca’nın kuzeyine kurulmuş Babadağ’a doğru yol alıyoruz. Doksan dokuz kilometre sonra Babadağ kasabasındayız.

Babadağ

Kasaba, ismini 13. yüzyılda bölgeye yerleşipkurucusu olduğu iddia edilen, Derviş Sarı Saltuk’dan almaktadır. Baba figürünün, dervişlere özellikle de Bektaşilik tarikatına mensup olanlara verilen onursal bir unvan olması, bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Babadağ’ın merkezinde, 1610 yılında Sultan III. Mehmet zamanında yapılan, Gazi Ali Paşa camisi yer almaktadır. 93 Harbi’nde yangın tehlikesi geçiren cami, 1989 yılına kadar müze olarak kullanılmış. Cami duvarında asılı tabelada “Türk-Romen işbirliği ile 1998 yılında Türkiye devleti tarafından restorasyonunun yapıldığı” yazmaktadır. Yenileme işleminden sonra dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından açılan cami o günden bu yana ibadete açıktır. Bahçesinde ise Gazi Ali Paşa’nın türbesi yer almaktadır.

Gazi Ali Paşa Camisine girerken, buranın Romanlarından iki ailenin arasındaki bir ihtilafı çözmeye çalışan imam ile karşılaşıyoruz. Konuşmaları bittikten sonra imamla tanışıyoruz. Kendisine, biraz önce yaşananları sorduğumda “Romanların, her türlü asayiş problemlerini camide imamın hakemliği ile çözdüklerini ve şahit olduğumuz olayında bunlardan sadece bir tanesiolduğunu” söyledi.

Camide ibadetimizi yaptıktan sonra Babadağ’a gelmemize vesile olanyürüme mesafesindeki türbeye doğru İmam’ın mihmandarlığında gidiyoruz.

Sarı Saltuk ve Türbesi

13. yüzyılda yaşayan Sarı Saltuk, çağdaşı olan Hacı Bektaş-ı Velî gibi Kalenderi Tarîkatı’nın, Haydarîye koluna mensup bir şeyhtir. Türk folklorunda “Saltuk Baba” motifli destan, efsane ve menkıbeler çok yaygın olup, Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafî sahaya yayıldığı görülür. Aslen Buharalı olan Sarı Saltuk’un asıl adının Saltukname’de “Şerif Hızır” olduğu belirtilirken, Evliya Çelebi de “Muhammed Buhari” şeklinde zikretmektedir. Türk geleneklerine uygun olarak 14 yaşında gösterdiği kahramanlıktan dolayı, “Saltuk” adını almıştır. Sarı Saltuk, Anadolu Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’un teşvikiyle 1263 yılında bugün Romanya’nın sınırları dâhilinde olan Dobruca’ya Çepni boyuna mensup aşiretiyle beraber göç etmiştir. Sarı Saltuk, burada bir zaviye kurarak Balkanlar’ın Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük katkıları olan Türk büyüğüdür.Sarı Saltuk 1293 yılında vefat etmiş ve Babadağ’daki Türbesi’ne defnedilmiştir.

Sarı Saltuk Türbesi, bugünkü görünümüne 2007 yılında kavuşmuş. Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan, 2. Beyazıt döneminde restorasyonu yapılan türbe, son olarak bir kez daha TİKA tarafından yenilenmiş ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılmıştır.

Babadağ’dan çıkarak, güneye doğru yani tekrar Köstence’ye doğru gelip, oradan batıya doğru uzun ince bir yol üzerinden Bükreş’e doğru ilerliyoruz. Yol boyuncameydana gelmiştrafik kazalarında ölenlerin anısına, kazaların olduğu noktaya; ölenin anısına gelip-geçenin rahatça görebileceği şekilde yapılmış minik mezarları görüyoruz. Böyle bir uygulama “trafik canavarını hatırlatması” adına yapılmış ve kurallara uyulması adına yapılan güzel bir uygulama olarak hafızalarımıza yerleşiyor. Mezarlıklar ülkelerin demografik yapısı, inançları ve kültürleri hakkında ilginç ipuçları verdiğinden, yol üzerinde bulunan bir mezarlık yanında mola vererek burayı ziyaret ediyoruz.

Bükreş yolu, verimli bir ovanın ortasından geçmektedir. Bu sebeple, yol üzerinde mevsim meyve ve sebzelerini taze taze satan çiftçilerin çadırları bulunmaktadır. Bunlardan birine uğradığımızda, fiyatların ülkemize göre daha pahalı olduğunu gördük.

Bükreş

Babadağ’dan buyana 306 km süren yolculuk sonrası vardığımız Bükreş,bizi yoğun bir trafik ile karşılıyor. Şehir dinamik, hareketli, demografik olarak da Avrupa’nın kalabalık şehirleri arasında yer almaktaymış zaten mevcut kalabalıkta bunu gayet iyi yansıtıyordu. İki cadde arasında bulunan demiryolu üzerinde mütemadiyen işleyen trenler ile sıklıkla görülen metro, troleybüs ve otobüslerinşehrinulaşımını rahatlattığı anlaşılıyor.Bükreş’in konumu düz arazi olduğundan, şehirde bisikletlilere de sıkça rastlanıyor.

Bükreş Parlamento Binası

Hava kararmadan geldiğimiz Bükreş’te, ilk durağımız Bükreş Parlamento Binasının karşısında ki devasa “Devrim Meydanı” oluyor. Buraya otobüsümüzü park ederek, dünyanın en masraflı ve büyük yönetim binası olması özelliği ile Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş olan yapının önünde fotoğraf çekiliyoruz.1974-1989 yılı arası Romanya Devlet Başkanı olan NikolayÇavuşesku, Aralık 1989'da yaygın halk gösterilerinin ardından gerçekleşen askerî müdahale ile devrilmişti. Kendisi ve eşi Elena, askeri bir mahkemenin televizyondan da iki saat boyunca yayınlanan yargılanması sonucu kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Üzerinde durduğumuz bu alan 1989 devriminin simgesi olarak “Devrim Meydanı” olarak anılmaktadır.

Bükreş’e gelmişken bu fırsat kaçmaz diyerek, müze kapanmadan son tura yetişip, 60 Romen Ley’i ödeyerek (yaklaşık 400 Türk Lirası) binaya giriyorum. Romanya’nın eski Devlet Başkanı Nikolay Çavuşesku’nun, eşi Elena ile birlikte ikamet ettiği ‘Bahar Sarayı’nı sadecegünde saat başı rehber eşliğinde gezebiliyorsunuz. Yoğun ilgiden de anlaşılacağı üzere, Romanya yönetimi sarayı turizme açmakla ülke ekonomisine çok büyük katkı sağlamış, bina müze dışında büyük organizasyonlara da ev sahipliği yapmaktadır.

Başkent BükreşinPrimaverii semtindekibinayı gezdikçe, halkı sefalet içinde yaşarken kendisi sefa süren diktatörün, altın kaplamalı eşyalar,ipek halılar ve eşsiz mozaiklerle donatılmış sarayda yaşamış olması ziyaretçileri hayretler içerisinde bırakıyor.

Romanya’da ortaya çıkan halkından kopuk yaşayan bir diktatörün,yeni nesillere ve diğer milletlere de örnek olması açısından; böyle bir binanın müze yapılması insanlık adına çok doğru bir karar olmuş. Bizi gezdiren Romen rehberin, aradan 33 yıl geçmiş olsa da Çavuşesku’dan bahsederken ki nefret dili aslında her şeye ortaya koyuyordu.

Müzeden çıkıp, şehrin kalbi eski Bükreş’e doğru ilerliyoruz. Yol boyu yürürken bu zamana kadar gördüğüm en muntazam şehir yerleşkesi içinden hayran bir şekilde ve “bizde niye böyle olamıyor” diye iç çekerek, eski şehir merkezine doğru yaklaşıyoruz. Yol üzerinde yer alan meşe ağaçlarından dökülmüş pelitlerden toplayarak, ecdatyadigârı toprakların tohumunu anayurtla buluşturmak üzere sırt çantama koyuyorum. Tuna Nehri'nin bir kolu olan Dâmbovița’ın üzerindeki köprüden geçtiğimizde, cadde üzerinde yer alan Fransız mimarisine benzer yapıların arasında yer alan eski Bükreş’te varıyoruz.

Türk egemenliğinden sonra Romanya Kralı I. Carol, Fransa’dan birçok mimar getirir ve şehiriadeta Paris yapar. Villacrosse Pasajı’nın içine dalıyoruz, depremde hasar gören dar bir sokağın üzeri kapatılmış ve bir pasaja dönüştürülmüş. Pek çok kafenin bulunduğu sokakta masaların arasından ilerliyoruz.

Yemek vakti gelmişti. Bükreş’in meşhur Caricu Bere restoranınageldik. Burası tamamen ahşap antika eşyalarla süslenmiş bir mekânı ve içerisi ise tıklım tıklım dolu. İçeriye girmek için önceden randevu almak gerekiyormuş. Önünde biraz mola verip, tertemiz tuvaletini de kullandıktan sonra yemek için başka bir mekâna doğru yöneliyoruz. Romanya Merkez Bankası’nın yakınında olan, tamamen Türk lezzetlerinin bulunduğu İstanbul isimli lokantaya giriyoruz.

Hemen yolumuzun üzerinde 1724 yılında yapılmış ve eski şehirdeki en güzel yapılardan biri olan Stavrapoleos Manastırı’nı görüyoruz. UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Manastırın kütüphanesiise hala kullanılmakta imiş. Arka kısmında bulunan bahçesinde ise ülkenin değişik yerlerinden getirilmiş pek çok tarihi taş eser sergilenmektedir.

Bükreş Ulusal Müzesi’nin tam karşısında bulunan,XX. yüzyılın başında eklektik mimari tarzıyla yapılmış, CEC Bank binası görkemli görüntüsü ile dikkat çekmektedir.

Avrupa’nın son kervansaraylarından HanulLuiManuc,Bükreş’in ünlü restoranlarından olup, tarihi bir mekânolduğu için, müşteri olmasanız da içerisini rahatlıkla gezebiliyorsunuz. Osmanlı-Rus görüşmelerinden bazıları bu büyük Han’da yapılmış.Han’ın karşısındaise, şehrin en eski dini yapısı 550 yıllıkSaint Anthony Kilisesi ve yanında VladTepes’in Sarayı’nın kalıntıları yer alıyor. Biraz ilerleyince, Köstence’deki kadar görkemli olmasa da, Romulus Anıtı’nın bir benzerini burada da görüyoruz.

Bükreş’in çılgın gece hayatı, turistleri hemen kendine çekmektedir. Şehir ziyaretçilerine sayısız, kulüp, bar, kafe, restoran dışında; tiyatro, konser ve opera gibi mekânları ile değişik alternatifler sunuyor. Güneşin batması ile beraber renkli gece hayatı başlıyor. Dar bitişik sokaklarda yer alan, irili ufaklı mekânların yer aldığı, dar bitişik sokaklarda ilerlerken bile,DJ’lerin ve dansçıların çılgın şovlarına tanıklık ediyorsunuz. Geniş bir kitleye hitap eden bu kulüplerde, eğlence sabaha kadar sürmekteymiş. Süremiz kısıtlı olduğu için, gece yarısı ile birlikte otobüsümüze doğru ilerliyoruz.

Bükreş, Romanya’da son uğrak yerimiz oldu. Bulgaristan ile Romanya’yı Tuna Nehri üzerinde bulunan köprüdeki sınır kapısı ayırıyordu. Bükreş’ten, Tuna Nehri’ne 75 km sonra varıyoruz. Nehrin tam ortası sınır olarak belirlenmiş, nehrin yarısı Bulgarların, diğer yarısı da Romenlerin imiş. Karşısı Bulgaristan’ın Rusçuk şehri. 1954 yılında, 2223 metre uzunluğundaki yapı tamamen çelikten yapılmış. Kardeşlik Köprüsü’nün üzerinden geçerek sınır kapısına varıyoruz. Altmış sekiz yıldır, Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye`yi, sadece Romanya ile değil, aynı zamanda da tüm Kuzey Avrupa ile bağladığı için, bu köprü Avrupa içinde çok önemli bir yer tutuyor. Gümrük işlemlerimizi tamamlayarak, sınır kapısından geçip, Bulgaristan (Rusçuk) tarafına geçiyoruz.

Ülkemizden çıkınca ilk kez ayak bastığımız Bulgaristan topraklarına, Romanya turumuz sonrası tekrar ayak basıyoruz. Bu sefer istikametimiz, Rusçuk’un güneyinde yer alan 107 kilometre uzaklıktaki Bulgaristan’ın eski başkenti ve bir dönem Türk şehri olmuş Tırnova.

Tırnova

Ormanla kaplı tepelerin arasına kurulu VelikoTırnovo’da,parklar ve anıtlarhemen göze çarpıyor. İyi muhafaza edilmiş tarihi dokuya;Yantra nehri,kıvrımları ile ayrı bir güzellik katıyor.Bu konumu ileTırnova, Bulgaristan’ın en çarpıcı ve en ilgi çekici şehridir diyebiliriz. Bulgaristan’ın orta kesiminde yer alan, yaklaşık 70 bin nüfuslu şehrin önemi, köklü tarihinden geliyor.

Tırnova, günümüzde sakin bir Balkan şehri gibi olsa da, geçmişte hiçte sakin bir şehir olmadığını geçmişiniöğreninceanlıyoruz. İkinci Bulgaristan İmparatorluğu’nun kuruluşu, 1185’te burada ilan edilmiş ve 1393’deTürkler gelene kadar da başkent olarak kalmış. Tırnova, Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda, Balkan dağlarının kuzey yamaçlarından çıkarak, Tuna nehrine ulaşan Yantrasuyunun taraçalı yamaçları üzerinde kurulmuş. Şehir, 1965 yılından beri VelikoTırnovo adıyla anılmaktadır. Burası Osmanlı döneminde (1393-1878) Niğbolu sancağına bağlı bir kaza merkezi olup, XVII ve XVIII. yüzyıllarda, kalabalık Müslüman Türk nüfusuna sahipti. XX. yüzyılın ikinci yarısına ait yazılı kaynaklaragöre,bir Ortaçağ şehri olarak, Bulgar milliyetçiliği için “kutsal” bir yere dönüştürülmüş ve çok fazla yüceltilmiştir. Tırnova’nın tarihi, Roma dönemine kadar inmektedir. Bulgar tarihçiliğinde, Türklerin fethinden sonra, Ortaçağ Bulgar Krallığı’nı hatırlatır şekilde, her şeyin acımasızca ve sistemli biçimde ortadan kaldırıldığı abartılı bir şekilde söz edilir.Böylece Bulgar millî kimliğinin yok edilmesinin hedeflendiği belirtilir. Oysa Osmanlı Devleti, Bulgar kimliğine ve kültürüne karşı gerçekten imha planı yürütmüş olsaydı,o döneme ait olup günümüze kadar ulaşan,önemli millî sembollerinin ayakta kalması imkânsız olurdu. Tam aksine, Bulgarlar şehri tekrar ele geçirince, Türk izleri yok edilmeye başlanmıştır. 93 Harbi esnasında, Rus ordusu Tırnova’yı ele geçirince, Türk nüfusunun büyük bölümü şehri terk etmişti. Dağ köylerindeki pek çok Bulgar’ın,Tırnova’yagelerek yerleşmesine rağmen, nüfustaki düşüş sürmüştü. Şehir, 1877’de ise sadece 688’i Türk olan 11.314 kişilik nüfusa kadar gerilemişti. 1895’te, Kurşunlu Cami Külliyesi yıktırıldı ve kütüphanesindeki zengin kitap koleksiyonu ortadan kaybettirildi.Tırnova, özellikle 1960’tan sonra, çok geniş arkeolojik kazılara, çok kötü yenileme çalışmalarına;Tsarevets tepesindeki kalıntıları Bulgar milliyetçiliğinin mabedine çevirecek olan çok kaba restorasyonlara şahit olmuştu. Buna karşılık, Osmanlı mirası eserlere, yeni çalışmalarda hiç yer verilmedi. Türk Dönemi’nden kalanlar tamamen ortadan kaldırıldığı gibi kitaplarda da göz ardı edildi. Günümüzde ise şehirde sadece iki bin kadar Türk yaşamaktadır.

Tsarevets Kalesi,Tırnova şehrinde adını taşıdığı tepede yer almaktadır. Kale, görkemli tarihi, geçmişten kalan arkeolojik buluntuları nedeniyle,Tırnova’nın sembolü haline gelmiştir. Tsarevets Kalesi’nin tarihi MÖ 4. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Kalenin üzerinde konumlandığı tepeye, ilk Bulgar yerleşimi, 9. yüzyılda gerçekleşmiştir. Bugün hala sapasağlam ayakta duran duvarlarının yapımına 12. yüzyılda başlanmıştır. Tsarevets Kalesi’nin duvarları, 1100 metre uzunluğunda, 3,40 metre kalınlığında ve 10 metre yüksekliğindedir. Kalenin üçtane kapısı bulunmaktadır.

Tırnova, küçük yapısı ile yaya olarak gezmeye imkân sağlıyor. Şehir, tarihi sivil mimari örneklerine sahip, Gurko Sokağı, bizde bile azalmış olan Türk evleri ile göz okşuyor. Yamaçlara kurulu evlerin arasında yer alan dar merdivenler ise sokak vazifesi görüyor. Ancak, nehir kenarına inmek, çıkmak zahmetli olmaktadır. Buraya bir gün ayıranlar, Tırnova merkezini rahatlıkla baştan aşağı gezebilirler. Tırnova sokaklarına girince, dükkân önlerini ve vitrinlerini süsleyen, ahşaptan ve bakırdan yapılma pek çok hediyelik eşya, hemen göze batmaktadır. Küçük hayvan figürleri, kaşık, rölyef ve değişik oymalar mağazalarda yer almaktadır. Dar sokakta yer alan dükkânların dış duvarındaki sanatsal süslemeler, mekâna ayrı bir hava katıyor. Hediyelik eşya satan dükkânların çoğunlukta olduğu sokakta, topraktan yapılmış üzeri desenli kaplar, gül aromalı ürünler, “Bulgaria” yazılı havluların yanı sıra, yerel ürünlerin hâkim olduğu tekstil ürünleri ve el yapımı, yöresel kıyafetli bebekler hemen dikkat çekmektedir.

Tırnova, tarihinde Bulgaristan açısından önemli olaylara sahne olmuştu. İşte bu önemli olayların yaşandığı yılları simgeleyen bir anıt yaparak, şehrin merkezine yakın küçük bir parkın içine dikmişler. Bulgaristan’ın kurtuluşunu temsil eden bu anıt, bir anne figürü kullanılarak taçlandırılmıştır. Şehrin merkezinde bulunan Anne Anıtı,1935 yılında heykeltıraş SvetoslavYotsov tarafından yapılmıştı.Anıtın bir yüzünde,1912-1913 Türklere karşı başlatılan Balkan Savaşları, 1877-1878 Osmanlı - Rus Savaşı (93 Harbi), 1915-1918 Cihan Harbi ve diğer yüzünde ise 1885 Sırp-Bulgar savaşı tarihleri yer almaktadır.

AsenDynasty Anıtı, Asen hanedanı, XII. yüzyıl sonlarında Bulgaristan’daki Bizans derebeylerine isyan çıkaran bir aile imiş; Asen hanedanı, yaklaşık bir asır boyunca VelikoTırnova’yı başkent yaparak, Bulgaristan’ı yönetmiş. Bu ailenin anısına,Yantra Nehri ve eski şehre bakan bir anıt dikilmiş. AsenAnıtı, şehrin güzelliklerini seyredebileceğiniz mükemmel bir seyir noktası. Anıt, göğe doğru yükselen dev bir kılıç, etrafında II. Bulgaristan İmparatorluğu’nun ilk üç çarına, I.Asen, Kaloyan ve II.Asen’e ait heykellerden oluşuyor.

Yantra nehri, Bulgaristan'ın kuzey bölümlerinde yer alan, Tuna Nehri'nin sağ yönlü kollarından biridir. 285 kilometrelik uzunluğu ile Tuna Nehri'nin Bulgaristan'da yer alan en büyük üçüncü koludur. Koca Balkan Dağları'ndaki Hacı Dimitar Tepesi'nin, kuzey tarafında 1340 metre yükseklikten doğar.Yantra Nehri kıyısı boyunca, kurulmuş pek çok önemli yerleşim birimleri vardır ki, bunlardan birisi de Tırnova’dır. Nehir, Sviştovi kentinde Tuna Nehri'ne boşalmaktadır.

Tırnova’dan ayrılış vakti geldi. Sürekli batı yönüne dümdüz gideceğimiz yolda,Başkent Sofya, 220 km uzaklıkta bizi bekliyor…

Sofya

Sofya, Vitoşa dağı eteklerinde denizden yaklaşık 550 metre yükseklikte yer almaktadır. Sofya, kuzeyde Balkan Dağları, güneyde Vitosha ve Lyulin Dağları ile çevrilidir. Vitosha Dağı, Sofya merkezine 8 km. uzaklıktadır ve dağda uluslararası kış sporları merkezi bulunmaktadır. Ayrıca, Avrupa’nın en uzun teleferiği ile dağa çıkılabilmektedir.

Şehrin bilinen ilk yerleşimcilerinin, Serdi adlı Trakyalı bir kabile olmasından dolayı, önce Serdnopolis, Roma devrinde Serdica, XIV. yüzyıldan itibaren Saint Sophia Kilisesi’nin adından dolayı Sofia ve Osmanlı döneminde Sofya şeklinde geçer. 93 Harbinden sonra, Osmanlı’dan ayrılıp prenslik olan Bulgaristan'ın, 1879 tarihinde itibaren başkenti olmuştur.

Şehrin sembolü Sofya heykelini merkez kabul ederek, şehrin önemli noktalarına doğru yürümeye başladık. Şehirde raylı sistem çok yaygın, neredeyse her sokakta tramvay ve troleybüs çalışmakta olup,yürürken dikkati elden bırakmamak şart!

Sofya’ya girerken, TsarigradskoShose Bulvarındaki, modern elips şeklindeki binalar dikkatimizi çekiyor.Sofya’ya ilk olarak,şehrin en çok turist çeken ve buluşma noktası olan,AleksandrNevski Katedrali’nin bulunduğu meydanda ayak basıyoruz. Meydanın ve katedralin önünde, Sofya hatırası pozları verdikten sonra, şehir merkezine doğru hareket ediyoruz.

Sofya’nın en hareketli caddesi olan Vitosha Bulvarı’ndayız. Burası trafiğe kapalı, yaya bölgesi. Bulvarın sonunda, Balkanlar’ın en büyük kongre merkezi olduğu söylenen,1981 yılında yapılmış Ulusal Kültür Sarayı var. Vitosha Bulvarı’nı, Sofya’nın kalbinin attığı yer olarak tanımlayabiliriz. Sağlı sollu birçok kafe, mağaza ile sokak sanatçılarının performanslarını sergilediği canlı bir cadde olarak dikkat çekiyor. Caddenin bir ucu, SvetaNedelya Kilisesi’nin yer aldığı meydandan başlamakta, diğer ucu ise Ulusal Kültür Sarayı’nın bahçesinde bitmektedir. Romanya ve Bulgaristan’da en çok dikkatimi çeken düzenli şehirleşme, devasa meydanlar ve parklar ile büyük kültür sanat merkezleri olurken; adım başı sokak çalgıcıları ve her türlü sanatsal etkinlik yapan insanlar, bu mekânların vazgeçilmez birer unsuru olarak her seferinde karşımıza çıkmaktadırlar.

Şehre ismini veren Sofya Heykeli, Azize Sofya’nın elinde tuttuğu defne dalı ile bilgeliğin sembolü olmuş. Şehrin en büyük iki caddesinin, TodorAlexandrov Bulvarı ile Maria Luiza Bulvarının kesiştiği noktada yer almaktadır. Şehrin sembolü kabul edilen Sofya heykeli, 24 metre yükseklikte, 4 ton ağırlığında bronz ve dövme bakırdan yapılmıştır.Sofya’nın bir elinde,barış ve bereketin sembolü olan defne yapraklarından bir çelenk; diğer elinde ise, bilgeliğin sembolü baykuş yer almaktadır. Başındaki altın taç ise gücün sembolüdür.

İleride, minaresini gördüğümüz camiye gitmek için alt geçide inince, Roma Dönemi’ne ait kalıntılarla karşılaştık. Burası, antik yer altı şehri. Milattan sonra bölgedeki Romalıların yaptığı hamam, bazilika, amfi tiyatro kalıntılarını burada görebiliyorsunuz. Bu kalıntılar,Banyabaşı Cami’ne kadar uzanmaktadır.

Banyabaşı Cami (Kadı Seyfullah Efendi Cami), 1576’da Mimar Sinan tarafından yapılan Balkanlar’daki en eski eserlerinden birisi olarak biliniyor. Sofya’nın merkezinde MariyaLuiza Caddesi üzerinde yer almaktadır. Banyabaşı Cami ve Molla Efendi Cami adlarıyla da bilinir. Tek kubbesi olan bu camide,bir dönem ezanın durdurulması içinkampanya başlatılmış ise de, hâlâ ibadete açık olarak hizmet vermektedir. Molla Kadı Seyfullah Efendi adında bir hayırsever tarafından yaptırıldığı için Molla Efendi Cami veya Kadı Seyfullah Efendi Cami de denilmektedir.Caminin temel onarımı, Sofya Büyükelçisi Ali Fethi Okyar’ın malî yardımıyla gerçekleştirilmiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra ve son yıllarda,sıva, boya ve ısınma işleri yapılmıştır. 2007 yılında ise,caminin duvarları ünlü Kütahya çinileriyle kaplanmıştır. Banyabaşı Cami,özellikle cuma ve bayram namazlarında kalabalık bir cemaatle ibadet yapılmakta imiş.

Sofya’dan,296 km sürecek Kapıkule Sınır Kapısına doğru dönüş yolumuz başlıyor. Ülkeye girmeden alışveriş yapmak için yol üzerinde yer alan Mustafa Market’e uğruyoruz. Tır şoförlerinin mekânı olan bu yer kesinlikle bir lezzet durağı. Kavurması ve İşkembe çorbası nefis. Özellikle içki çeşitleri olmak üzere, pek çok ürün burada çok hesaplı. Türkiye’ye dönüş yapanların alışveriş durağı burasıymış. Alışverişimizi tamamlıyor ve 35 km sonra sınır kapısına ulaşıyoruz. Bulgaristan gümrük kapısındaki son kontrollerden sonra ülkemize ayak basıyoruz. Kapıkule gümrük kapısındayız. Burada da son kez alışverişler yapıldıktan sonra, sınır kapısından ülkemize ayak basıyoruz.Türk’ün İki eski başkenti,Edirne ve İstanbul’ugeçerek, son başkentimiz Ankara’ya ulaşıyoruz.

Kaynakça:

1- Bulgaristan’da tarihî bir şehir Tırnova, MachielKiel, TDV İslam Ansiklopedisi